Dinyakos | Tezcan Ozan: Biz Türk Futbolunun Kobaylarıydık
363
post-template-default,single,single-post,postid-363,single-format-standard,qode-quick-links-1.0,ajax_updown,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode-theme-ver-11.0,qode-theme-bridge,wpb-js-composer js-comp-ver-5.1.1,vc_responsive

Tezcan Ozan: Biz Türk Futbolunun Kobaylarıydık

Hepsi çeşitli kulüplerde futbol oynamış bir babası ve üç amcası olan bir çocuk. Üstelik babası onu küçük yaşlardan itibaren sürekli maçlara götürmüş. Bu durumda çocuğun da büyüyünce futbolcu olmasının kaçınılmazlığını takdir edersiniz. Beşiktaş’ın 70’li yıllardaki golcüsü Tezcan Ozan işte böyle bir ortamda yetişmiş. 15 Kasım 1950’de Ankara’da dünyaya gelen Tezcan Ozan, ailesindeki sporcuları ve kendisinin futbola nasıl başladığını şöyle anlatıyor:

“Babam Adanalı, annem Ankaralıydı. Babam Sait Ozan da eski futbolcudur. Gençlerbirliği’nde futbol oynamıştı, lakabı Allahsız Sait’di. 1946’da Gençlerbirliği Türkiye futbol birincisi olduğu zaman babam sağ bek oynamış o kadroda. Kaptanları Hasan Polat. Adana’da bütün amcalarım futbolcuydu. Dört kardeş, dördü de futbolcu. Sonra hepsi üniversite okumak için Ankara’ya geliyor. Babam Adanademirspor’da oynamış. Okumak için Ankara’ya gelince Gençlerbirliği’ne giriyor. Bir amcam da Türkiye’nin ilk hakemlerinden Ziya Ozan. Beden Terbiyesi Ankara bölge müdürlüğü ve Orhan Şeref Apak zamanında senelerce federasyon asbaşkanlığı da yaptı. Sabri amcam Harp Okulu’nda oynardı, subaydı. Zeki amcam da Adana’da Torosspor’da oynardı.”

“Babam beni daha küçük yaşlarımda maçlara götürürdü. Tabii maçta görüyorsun geliyorsun, mahallede onları taklit etmeye uğraşıyorsun. Kurtuluş’ta, Maarif Koleji’nin hemen oradaydı evimiz. O zaman televizyon filan yok, en büyük eğlence maç. Kabiliyetim de vardı futbola, iyi oynuyordum.  Bizim mahallenin yakınında, Kurtuluş parkının karşısında Cami sahası vardı. O zaman her semtin bir sahası vardı. Cami sahası iyi bir sahaydı. Pazar günü sabahtan gelir, maç için sıraya girerdik. En iyi saatlerde büyükler oynardı. Bir gün gene Cami sahasında oynuyorduk. Maçtan sonra bir adam geldi, ‘Sen bizim takımda oynar mısın?’ diye sordu. ‘Hangi takım amca?’ dedim, Petrolofisi diye cevap verdi. Ben olur deyince, ‘Pazartesi günü 19 Mayıs’a gel,’ dedi. Meğer Petrolofisi’nin antrenörü Sami Onur’muş o adam. Mahalle mahalle dolaşıp futbolcu seçermiş. O zaman 19 Mayıs Stadı’nın altında, çevresi boyunca küçük küçük her takımın soyunma odaları vardı. Antrenmanlar da stadın yanındaki dış sahalarda olurdu. Ben o şekilde Petrolofisi genç takımına girdim. O takımda Ankaragüçlü Melih de vardı. Petrolofisi’ne girdiğimde 16 yaşında olmalıyım, o sene Türkiye Liginde Beşiktaş şampiyon olmuştu. O sırada Yükseliş Kolejinde okuyordum.”

Sait Ozan Gençlerbirliği formasıyla

Söz okuldan açılınca, bir müddet askeri okula gittiğini fakat futbol yüzünden bıraktığını öğreniyoruz: “Kuleli Lisesi sınavını kazanmıştım. İki sene okudum. Sabah 6’da kalkıp top oynuyorduk. Komutan beni top oynarken yakaladı. Hafta sonları ceza alıyordum, dışarı çıkamıyordum. Bizim sınıf subayı, Mustafa Lütfü diye Harp Okulu santrhafı çok iyi bir futbolcuydu, babamın zamanından. ‘Oğlum sen git futbolcu ol, uğraşma hiç buralarda, senden subay olmaz,’ dedi.” Genç Tezcan’ın oynadığı ilk kulüpler, devlet memuru olan babasının tayin olduğu yerlere göre belirlenmiş: “Babam gümrük müdürüydü. Samsun’a tayin olunca biz de gittik. Orada Samsun Demirspor’da oynadım. Samsun’a gittiğimde lise talebesiydim. Demirsporlu idareciler 14 bin lira vereceğiz sana dediler. Halbuki ben bedava oynamaya razıyım! Amatör futbolcu için 14 bin lira büyük para. 4 bin lira peşin verdiler. Ben bir sene bütün çocukları pastaneye filan her yere götürdüm, para bir türlü bitmiyordu. “

Samsun Demirspor, Mart 1969'da bir maç için Ordu Perşembe'de yaptığı kampta. Tezcan Ozan ayakta sağdan ikinci.

1968-69 sezonunda bir yandan Demirspor’da oynarken, diğer yandan Samsun 19 Mayıs Lisesi’nde okuyan genç Tezcan, iki şampiyonluk birden yaşamış: “Samsun amatör ligi vardı o zaman. Fener Gençlik, Samsun Galatasaray takımları dışında Yolspor, Çarşambaspor, Bafraspor gibi takımlar vardı. O sene Demirspor şampiyon oldu. Ben de 38 gol atmıştım. Demirspor formasıyla Samsun Ligi’nde gol kralı oldum. Okul takımında da oynuyordum. 19 Mayıs Lisesi hiç şampiyon olmamış, hep Sanat Okulu olurmuş. Okul liginde galiba 19 gol attım. Tabii Samsun küçük yer, ben göze çarptım. Samsunspor o sene birinci lige çıkmıştı. Beni almaya niyetlendiler. Ankara’dan mahalle arkadaşım Abidin de takımda oynuyordu. Fakat o sırada babam İskenderun’a tayin oldu.”

Ailenin İskenderun’a taşınmasıyla birlikte, 1969-70 sezonundan itibaren üç sene sürecek İskenderunspor serüveni başlamış ama ilk zamanlar sıkıntılı geçmiş: “İskenderunspor üçüncü ligde oynuyordu. Antrenör, Feriköy’de futbol oynamış Münacettin Barut’tu. Fakat beni antrenmanlarda bile oynatmıyordu, o yüzden ilk sene çok az oynayabildim. Ben amatördüm. İki tane İskenderunlu amatör vardı, iki tane de onun İstanbul’dan getirdiği adam vardı. Beni oynatsa kendi adamlarını oynatamayacaktı. Antrenmanda oynatsa iyi olduğum için kadroya alacaktı, o yüzden orada da oynatmıyordu. Sonra antrenörümüz eski Fenerbahçeli futbolcu Seracettin Kırklar oldu.” Antrenörün değişmesiyle birlikte işler düzelmiş ve Tezcan için Türkiye Birinci Ligi yolu açılmış: “O sene şampiyon olduk. Ben yine epey gol attım. İkinci lige çıktığımızda, ilk yarı bittiğinde İskenderunspor liderdi. Doğan Andaç başkasını görmek için bir maçımızı seyretmeye gelmiş, fakat beni beğenmiş. Böylece ümit milli takımına seçildim. O takımda ikinci ligden gelen bir tek Rasim’le ikimiz vardık. O Uşakspor’dan gelmişti, ben İskenderunspor’dan. Sonra ikimiz de Bursaspor’a transfer olduk. İzmir’deki Akdeniz Oyunlarına katılan o takımda Galatasaray’dan Büyük Mehmet, Tuncay, Şevki vardı. Biz önce bir ay Ödemiş Gölcük yaylasında kaldık. Sonra İzmir’e geçtik. Gölcük’teki kampta bir hayli fazla oyuncu olduğu için, bazılarımız yer yataklarında yatmıştık. Antrenörümüz Doğan Andaç’tı ama onun dışında federasyonun bütün antrenörleri oradaydı. Gündüz Tekin Onay, Metin Türel vardı.”

Samsun Demirspor. Tezcan Ozan ayakta, soldan dördüncü futbolcu. Sağ başta, Samsun amatör futbolunun ünlü ismi Sabahattin Durmuşoğlu (Çolak Sabahattin).

Bilindiği gibi Tezcan Ozan’ın Türkiye Birinci Ligi’ndeki ilk takımı Bursaspor’du. 1972-73 sezonunda yeşil-beyazlı takıma transferini şöyle anlatıyor: “O ara Türkiye Kupası maçları vardı. Biz epey takım elemiştik, birinci ligden Samsunspor’u da elemiştik. Galiba çeyrek finaldi, Bursaspor’la eşleştik. İlk maç İskenderun’daydı, 2-0 yendik. Bursa’da 3-0 yenilip elendik. Bursaspor’un antrenörü Kaloperoviç beni beğenmiş. O zaman Adana, Mersin filan beni hep istiyordu. Bir gün sabah kalktım, berbere gittim. Biliyorsun berber dedikoduları meşhurdur. Berber bana, ‘Hayırlı olsun,’ dedi. ‘Ne oldu?’ diye sordum. ‘Gitmişsin abi,’ dedi. ‘Nereye gitmişim?’ diye sorunca, ‘Seni Bursaspor aldı,’ dedi berber. ‘Nasıl aldı yahu, haberim yok,’ dedim. ‘Başkan bonservisine 65 bin lira almış, satmışlar seni,’ dedi. Hakikaten doğruymuş söyledikleri. Bursaspor yöneticileri tekstilciymiş, bizim başkan da tekstilciydi. Başka kulüp kapmasın diye hemen aramışlar onu. İskenderunspor tarihinde o güne dek hiçbir futbolcudan bonservis parası almamış. Benden 65 bin lira kazanınca hemen vermişler.”

“O akşam Bursaspor’un bir idarecisi geldi. ‘Senin bonservisini aldık, şimdi seninle pazarlık yapacağız,’ dedi. Al takke ver külah, 85 bin lira teklif etti. Ben kabul etmem deyince, onun üstüne 20 maç oynarsam 40 bin lira daha vereceğini söyledi. O zaman için iyi paraydı, böylece anlaştık. Sabah notere gittik, resmi işlemleri yaptık. Sonra beraber Adana’dan uçağa binip İstanbul’a gittik. O zamanlar pırpırlı BAL uçakları vardı, onunla Bursa’ya gittik. Bir sene evvel Fenerbahçe Zeki’yi Bursaspor’dan kaçırmış. Beni Kurşunlu taraflarında bir yere götürdüler. Bir baktım Güvenç orada, o zaman Mersin’de oynuyordu. Feriköy’den Baykul oradaydı. Üçümüzün başına on tane muhafız diktiler. Biz orada bir ay tatil yaptık, transfer vakti gelene kadar. Fakat hepimiz şaşırdık çünkü üçümüz de santrfor oynuyoruz. Güvenç daha önce Beşiktaş’ta oynamış,birinci lig tecrübesi var, daha havalı. Baykul da İstanbul’da oynuyor, camia tanıyor. Aralarında en zayıf benim. O arada ümit milli takım kadrosu açıklandı, üçümüz de vardık. Fakat sonra onları seçmediler, beni seçtiler. Ödemiş’teki kamptan sonra lig başladı. Kaloperoviç maçlarda hep Güvenç’i oynatıyordu. Rahmetli Metin Oktay da onun yardımcısıydı. O bana çok özel ilgi gösteriyor, antrenmanlardan sonra çalıştırıyordu. Ben aşağı yukarı yedinci maçta santrfora bir yerleştim, ondan sonra bir daha yedek kalmadım.”

Bursaspor 1973-74 kadrosu. Ayaktakiler (soldan sağa): Sinan Bür, Orhan Özselek, Yusuf Çavdar, Osman Uçaner, Hayrettin Endersert, Vahit Kolukısa. Oturanlar: Tezcan Ozan, İsmail Tartan, Cemil Kezer, Sedat Özbağ (Sedat II), Kemal Batmaz.

1973-74 sezonu Bursaspor için başarılı geçti. Takım Türkiye Kupası’nda finale yükselirken, Tezcan Ozan da hemen her turda attığı gollerle bu başarıda önemli pay sahibi oldu: “Ertesi sene flaş bir dönem oldu. Sezon başlamadan hazırlık maçında Beşiktaş’ı 3-0 yendik, üç golü de ben attım. Sonra Fener ve birçok takıma daha, her maçta gol attım. O sene gol krallığında Cemil’le çekiştik. Sonunda o gol kralı oldu. Fakat bizim şöyle bir dezavantajımız vardı, bizde fazla penaltı olmuyordu, olsa da ben atmıyordum. Bursaspor’un penaltılarını Haluk ve Sinan atıyordu. Yaşım küçük olduğu için bana sıra gelmiyordu.” Sonuçta, Bursa’da geçen başarılı iki sezonun ardından Tezcan Ozan’ın yeni takımı Beşiktaş olmuştu: “Transfer zamanı yaklaşırken yine birçok takım beni istedi. Mesela Fener’le oynayacağımız maçtan önce, ‘Bizim tesislere gel, bekliyoruz,’ filan diyorlardı. Fakat ben çocukluğumdan beri Beşiktaşlı olduğum için orayı tercih ettim.”

Cemil Kezer ve İsmail Tartan'la birlikte İstanbul'da kazanılan bir maçın sonrası.

Tezcan Ozan 1974-75 sezonunda Metin Türel’in çalıştırdığı Beşiktaş’a geldiğinde, Bursaspor’dakine benzer bir durumla karşılaşmıştı: “Orada da aynı şey başıma geldi. Bir baktım Bolusporlu Sinan alınmış. O da santrfor, ben de. Hazırlık maçları başladı. Hocamız beni santrfor oynatıyor, Sinan sağ açık, sol açık oynuyordu. TSYD kupasında Fenerbahçe’yi 5-4 yenmiştik. O maç hâlâ, Fener-Beşiktaş maçları arasında en gollü olanlardan biridir. Tuğrul’un golüyle 1-0 galiptik, sonra 2-1 mağlup duruma düştük. Ardından Sinan üç tane gol attı, 4-2 oldu. Berabere bitse kupayı Fener alıyordu, bizim yenmemiz lazımdı. İki tane gol attılar, 4-4 oldu. Maçın 89. dakikası filandı. Sinan sol taraftan topu aldı girdi, kaleciyle karşı karşıya. Yavuz çıktı on sekiz üzerine. Sinan son derece soğukkanlı şekilde topun altına ayağını soktu ve üstten aşırdı. Top kaleye doğru gidiyor. Ben de sağ tarafta Alpaslan’la yan yanayım. Top belki direkten döner dedim, başladım koşmaya. Ben koşunca Alpaslan da koştu. Kaleye iki-üç metre kala direkten döner diye durdum. Alpaslan kalenin içine girdi. Hakikaten top direğe çarptı, ben kafayı vurdum ve maç 5-4 bitti.  O sezon ondan sonra hep öyle gitti. Sinan açık, ben santrfor oynadık. Zaten ikinci sene Sinan’ı Adanaspor’a sattılar. Kalp krizinden birkaç sene önce kaybettik. Çok enteresan: kilosu yoktu, içki içmezdi, son derece sakin, sinirlenmezdi. Allah rahmet eylesin, çok efendi, delikanlı bir çocuktu.”

Sinan ve Tezcan TSYD kupasıyla. (Hayat Spor)

Sezona Metin Türel’le başlayan Beşiktaş, ligin ilk yarısı bitmeden onun görevine son verip yerine Alman hoca Horst Buhtz’u getirmişti. Siyah-beyazlı takım ligi beşinci bitirmesine rağmen tarihinde ilk kez Türkiye Kupası’nı kazandı. Fakat Tezcan Ozan geçirdiği ağır sakatlık yüzünden bu tarihi maçta yer alamamıştı: “Ligde başlangıçta iyi gidiyorduk. Fakat Bursa’da oynadığımız maç dönüm noktası oldu. Biz ataktayız, Tuğrul tam golü atacak, arkadan bir tekme, biz penaltı diye hakeme itiraz ederken bir baktık adamlar gitmiş, golü atmış. O maçta yenildik. O sezon Türkiye Kupası’nda da iddialıydık. Kupada oynadığımız bütün maçlarda gol atmıştım. Sonunda finale kadar çıktık. Çarşamba günü Trabzonspor’la oynayacağız. Ondan önce Pazar günü ligde Adanademirspor’la oynuyoruz. Alman hoca Buhtz beni lig maçında ilk on bire koymadı. 1-0 önde oynuyorduk. 60. dakikada filan bir gol yedik, 1-1 oldu. Hoca, ‘Hadi gir de maçı kazanalım,’ dedi. Bir pozisyonda kaleciyle çıktık, nasıl oldu hâlâ hatırlamıyorum. Ben yere düşmüşüm, beyin sarsıntısı geçirmişim. Beni Cerrahpaşa Hastanesine götürmüşler. Gözümü hastanede açtım. Fakat çok enteresan bir durum var. Ben tepeden bakıyorum, birisini sedyeyle götürüyorlar. ‘Ne işiniz var, girin içeri maçı seyredin,’ diyorum. Meğerse o sedyede götürdükleri benmişim. Ben onu tepeden gözümle gördüm ve bizzat yaşadım. Hastanede röntgen çekiyorlar, beyin dağılmış gözüküyor. Meğerse sahada, eskiden ‘Aspirin Mehmet’ tabir edilen sağlık memuru – o zaman çoğu maçta doktor filan olmazdı – benim açılan yaramı dikerken çimleri filan da içine dikmiş! Hastanede tekrar dikişi açıp temizlemişler.”

“Beni ameliyattan sonra odaya aldılar. Fakat bir kelime konuştuğum zaman tonlarca dayak yemiş gibi yorgun hissediyorum. Çarşamba günü Trabzonspor’la kupanın final maçı var. O zaman maçlar gündüz oynanıyor. O sırada bir telefon gelmiş. Henüz odalarda filan telefon yok. Beni başhekimin odası yanında büyük bir odaya koymuşlardı. Bir görevli geldi, ‘Odaya gelebilir misin? Telefonda TRT’den Halit Kıvanç seni arıyor,’ dedi. Meğer ‘Tezcan öldü’ diye dedikodular çıkmış. Bunun üzerine Halit Kıvanç hastaneye telefon etmiş, ‘Saat kaçta öldü söyleyin, televizyonda bildireceğiz,’ diye konuşmuş. Beni tekerlekli sandalyeye koyup yan odaya götürdüler. ‘Halit abi ben ölmedim,’ dedim! Biraz sonra bir telefon daha. Bu sefer kulüpten, Sanlı kaptan. Dedikodu hemen yayılıyor tabii, moralleri bozulmuş. Maça çıkacaklar. ‘Sanlı abi, ben gayet iyiyim, kupayı istiyorum sizden, hastaneye getirin,’ dedim. Neyse Lütfü ve Niko’nun golleriyle maçı 2-0 kazanıp kupayı aldık. Biraz sonra bir baktım, kapı açıldı. Bütün takım kupayla hastaneye gelmiş. Gece, sabaha karşı kapı açıldı. Kapıda birisi duruyor ama hiçbir şey demiyor. ‘Kim o?’ diye sordum. ‘Oh Allaha şükür!’ diye bir ses geldi. Sanlı abi. Kupayı kazanınca o gece eğlenceye götürmüşler bunları. O zaman gazetelerin akşam baskısı vardı. Eve dönerken bir gazete alayım demiş. Gazeteci ‘Başın sağ olsun abi, Tezcan abi öldü,’ deyince apar topar hastaneye gelmiş.”

Trabzonspor'la oynanan Türkiye Kupası final maçını hastanede heyecan içinde izlerken. (Hayat Spor)

Aynı sezonun daha başlarında oynanan bir maç herhalde sadece Türkiye değil, dünya futbol tarihinin de en ilginç maçlarından biri olmuştu. Beşiktaş’ın 2 Ekim 1974’te Romanya’nın Braşov kentinde Steagul Roşu isimli takımla oynadığı maçtı bu. Bilindiği gibi, UEFA Kupası ilk turunda eşleştiği Romen takımını İstanbul’daki ilk maçta 2-0 yenen Beşiktaş, rövanş maçının son 4 dakikasında yediği üç golle elenmişti. Önce Tezcan Ozan’ın da bir gol attığı ilk maçı konuşuyoruz: “Bizim ilk maçta onları 5-0 yenmemiz lazımdı. Bize o takımı öyle bir anlattılar ki, sanki Romanya’nın en iyi takımı gibi. O zamanlar Romen futbolu iyiydi. İlk yarı korkuyoruz adamlardan, fazla gidemiyoruz. İkinci yarı, 35 yaşlarında filan bir santrhafları vardı, üzerinden topu attım koştum, adam dönemiyor bile. Sinan sağ taraftaydı. Topu ona doğru kestim. Sinan vurdu, 1-0. 89. dakikada bir karambol oldu, ben vurdum, 2-0 bitti maç. Biz birinci yarı uyansak, rahat üç veya dört gol atardık.” İkinci maçta arka arkaya yenen golleri de şöyle anlatıyor Tezcan Ozan: “Maçın 86. dakikası filandı. Turu geçersek 10 bin lira prim var. Biz paranın hesabını yapmaya başladık, nerede harcayacağız diye. Adamlar maç boyunca kaleye gelmediler. 87. dakikada biri 40 metreden bir şut attı, Lütfü’nün omzuna çarptı, gitti gol oldu. Sanlı abi topu hemen getirdi, santraya koydu. O zaman kaleciye geri pas vermek serbest. Sanlı abiye ‘Topu bana ver, ben de kaleciye atayım,’ dedim. Verdi bana topu, tam kaleye atacağım, bir baktım Romenlerin hepsi pırrr diye on sekize koşmuşlar. Oraya atamadım. Sağ tarafa Vedat’a doğru attım. Vedat da o gelen topa bir röveşata yapayım dedi. O da yapamadı, top ortaya gitti. İlk golü atan adam aynı yerden bir vurdu, 2-0. Sonra sağ taraftan bir faul oldu, adam altı pastan bir vurdu, oldu 3-0. İkinci maçı da kazanırdık ama turu atlamış gibi gidince konsantre olamadık.”

Steagul Roşu ile İstanbul'da oynanan ilk maçta, Tezcan Ozan'ın attığı ikinci gol.

Beşiktaş 1975-76 sezonuna Horst Buhtz’la başlamış fakat ilk maçlarda alınan kötü sonuçlardan sonra Gündüz Tekin Onay’la yola devam etmişti. Tezcan Ozan Alman hocanın performansını şöyle özetliyor: “Sezon açılacak, biz, ‘Ayvayı yedik, bu Alman bizi bakalım nasıl çalıştıracak,’ diye düşünüyoruz. Fakat adam bize hiç ağır antrenman yaptırmadı. Biz şaşırdık kaldık. Adam bizi Alman futbolcuları gibi hazır filan zannetti. İlk geldiğinde yemekte birer bardak kırmızı şarap içmemize izin verdi. Bir arkadaşımız sarhoş kalktı masadan! Baktı Türk futbolcusuna uymuyor öyle şeyler, ikinci gün iptal etti. İyi antrenördü ama düşündüklerini Türkiye’ye uygulayamadı, zaten hemen de yediler adamı. İlk devrenin sonlarına doğru gelmişti, o sezon Türkiye Kupasını aldık. Ertesi sezon üçüncü maçta gitti. Ben de geçirdiğim beyin sarsıntısı yüzünden ilk maçlarda oynayamamıştım. Buchtz’un yerine Gündüz Tekin Onay geldi. Sonradan birçok maçı benim attığım gollerle 1-0 kazandık.”

Beşiktaş 1974-75. Ayaktakiler (soldan sağa): Sanlı Sarıalioğlu, Sinan Alayoğlu, Ahmet Yılmaz (Ahmet II), Zekeriya Alp, Lütfü Isıgöllü, Sabri Dino. Oturanlar (soldan sağa): Djordje Miliç, Ahmet Börüteçene (Ahmet I), Vedat Okyar, Kahraman Kartaloğlu, Tezcan Ozan.

Bu sezonun bir özelliği Beşiktaş’ın ligde kalmasının son maçta belli olmasıydı. Üstelik rakip, şampiyonluğunu ilan eden Trabzonspor’du: “Trabzonspor’un ilk şampiyon olduğu sene (1975-76), biz yenilirsek, Balıkesirspor da Adanaspor’u yenerse, Balıkesir yerine biz düşecektik. O maç için Trabzon’a uçakla gidecektik. Fakat yoğun sis yüzünden Ankara’ya indik. Oradan otobüsle yola devam ettik. Rahmetli Gündüz Kılıç da bizim otobüste geldi Trabzon’a. Ertesi gün, Hürriyet gazetesinde ‘Trabzon havaalanında bizi çiçeklerle karşıladılar’ diye yazı çıkmıştı! Yazıları önceden yazdıkları için öyle çıkmış. Maçın 20. dakikası civarı, 18 dışından bir şut attım, gol oldu. Trabzon ilk defa şampiyon olmuş ama kendi sahasında tur atmak istiyor, mağluplar. Maçın sonlarına doğru Mete bir tane yedi, 1-1 bitti. Maç bitiminde Trabzonlu seyirciler bizim formaları almaya çalışıyordu.” Beşiktaş’ın yaşadığı sıkıntılı sezonları konuşurken, 1979-80 sezonunun son haftasındaki Zonguldakspor maçında attığı golle takımın ligde kalmasını sağlayan Ercan’ın, onun kardeşi olduğunu öğreniyoruz: “Kardeşim Ercan benden 10 yaş küçüktür. Serpil Hamdi Tüzün’ün genç takımında yetişti. O da Beşiktaş, Kocaelispor, Zonguldakspor’da futbol oynadı. Enteresan bir olay: Beşiktaş iki kere küme düşmenin eşiğinden dönmüştü. Birinde ben gol attım, birinde o gol attı.”

Ercan - Sait - Tezcan Ozan (Hayat Spor)

 

23 Şubat 1975’te oynanan ve Beşiktaş’ın Galatasaray’ı 2-1 yendiği maçın, gazeteden kesilmiş gol fotoğrafı üzerine konuşuyoruz: “Bu ikinci gol. Biz iki kişiyiz ya, bizden başka Beşiktaşlı yok burada. Üç dört Galatasaraylı var daha burada görünmeyen. Onlar topu çıkarmak istediler. Biz ikimiz ona pres yaptık, buna pres yaptık, birinin sırtına çarptı derken en son Sinan’ın önüne geldi. Vurdu, gol oldu. Birinci gol de öyle enteresan ki, şöyle izah edeyim: Muzaffer sağ tarafta topu tuttu, hiç kimse yok. Biz de Şevki’yle 18 üzerinde duruyoruz. Muzaffer topu ileriye doğru vuracak diye biz de orta sahaya doğru yürüyoruz. Muzaffer vurmadı topu ileriye, döndü Yasin’e geri pası verdi. Ben o anda Yasin topu elinden kaçırabilir diye düşündüm. Başladım geriye doğru koşmaya. Hakikaten Yasin topu almak isterken sahanın orası çok bozuktu, nitekim top sekti ve kaleye doğru gitmeye başladı. Ben geldim, boş kaleye vurdum, gol oldu.”

Fotoğraflar üzerine konuşmaya devam ediyoruz: “Benim hiç olmayacak, enteresan gollerim vardır. Önsezim çok kuvvetliydi. Pozisyon olmadan üç dakika önce ne olacağını düşünür, ona göre hareket ederdim. Mesela burada bir Altay maçı oynuyorduk. Yağmurlu, çamurlu bir havaydı. Orta sahadan kaleci Tanzer’e geri pas attılar. Ben de orta sahada duruyordum. Hava yağmurlu, top kayar, bir şey olur diye düşündüm ve koşmaya başladım. Hakikaten top çamurda kaydı, Tanzer de arkaya yattı ve topu aldı. Fakat benim koştuğum hiç aklına gelmiyor. Çamur olduğu için topla birlikte kalkmasına imkan yok. Topu bıraktı. Ben koşup yanına gelmiştim. Vurdum, gol oldu. Kolejde okurken satranç oynardım, belki çabuk düşünüp karar vermemde onun faydası olmuştu.”

Tezcan Ozan'ın Beşiktaş formasıyla ilk lig maçında eski takımı Bursaspor'a attığı gol.
Soldan sağa: Ceyhun, Hayri, Melih, Engin, Tezcan, Doğan Babacan, Nevruz.

“Doğan Babacan birisini atmayı kafasına koyduysa atardı. Bursa’da oynarken burada Fener maçı oynuyoruz. Bir pozisyonda Osman’la karşı karşıya geldik. Osman ‘Ah!’ dedi, attı kendini yere, halbuki hiçbir şey yok. Ertesi gün gazeteler Osman’a kafa atmışım da atılması lazımdı diye yazdılar da yazdılar. Ertesi hafta Eskişehir’de oynuyoruz, hakem Doğan Babacan. Bir pozisyon oldu sağ tarafta. Yan hakeme taç değildi filan diye itiraz ettim, bir baktım Doğan Babacan bana doğru geliyor. Çıkardı hemen kırmızı kartı. Halbuki hiçbir şey yok ama önceki hafta gazeteler yazdı ya. Kafasına takmış.”

Beşiktaş takımı Kızılcahamam kampında. Üst sıra (soldan sağa): Rasim Kara, Tuncay, Şaban, Mithat, Kemal Kılıç, Tezcan, Selçuk Yalçıntaş, Erdem, Mete, ? , Suat, Niko, Mehmet 3, Ali Çoban. Alt sıra (soldan sağa): Akhan, Mehmet, Orhan, Ahmet Börüteçene, Hayri, Kahraman, Reşit, Mustafa Çimen, Muharrem.

Tezcan Ozan sakatlıklar bakımından talihsiz bir futbolcuydu. Beşiktaş’taki ilk yılında geçirdiği beyin sarsıntısının ardından, üçüncü sezonunda da, 6 Mart 1977’de oynanan Orduspor maçında kaval kemiği kırılmıştı: “20. dakikada rakip bir bastı, ayağım kırıldı. Kaval kemiği kırılmıştı, en geç kaynayan kemiklerden biri. Ben sezonu kapadım. O sene benim yerime Paunoviç’i aldılar.”

O sakatlık yüzünden sadece  sezonu değil, Beşiktaş’taki futbolculuk kariyerini de kapatmıştı aslında. 1977-78 sezonunun açılışında Beşiktaş kadrosunda yer almakla birlikte maçlarda forma giyemedi. Kasım ayında da Orduspor’a kiralandı: “Sakatlandığım sene antrenör İsmet Arıkan, Gündüz Tekin Onay’ın yardımcısıydı. Ertesi sene Orduspor’a antrenör olmuştu. Beni oraya kiralık götürdü. Fakat orada da yarım sezon oynayabildim. Bu sefer bağlarım koptu. Öyle olunca İstanbul’a döndüm, futbolu bırakmaya karar verdim.”

Orduspor 1977-78 sezonunda Tezcan'la birlikte Galatasaray'dan Zafer ve Faruk'u kadrosuna katmıştı. (Hayat Spor)

Futbolu bırakmaya niyetliyken, 1978-79 sezonunda Üçüncü Ligde mücadele eden Karagümrük’te, Bursaspor’dan arkadaşı Vahit’le birlikte oynamış Tezcan Ozan. Attığı gollerle takımının şampiyonlukta iddia sahibi olmasını da sağlamış: “Bizim rahmetli Vedat Karagümrük’te oynuyordu. O çok ısrar etti. Onun üzerine oraya gittim, fakat o bırakmıştı. Bir sene Karagümrük’te oynadım. İlk maçta bir pozisyon oldu. Vahit topa müdahale etmek için bir kaydı, zannetmiş Bursa Stadı. Vefa Stadının zemini zımpara gibi, sağ tarafı gitti Vahit’in. Ben yine gol kralı oldum. Bir ara takım liderdi ama hocamız Ahmet Karlıklı, ‘Antrenmanda koşmuyorsun,’ filan diye bana taktı. Sonra iki üç maç beni oynatmadı. O maçlarda takım yenilince onun görevine son verdiler ama takımın da iddiası bitti. Ben de futbolu tamamen bıraktım.”

Vahit (ayakta soldan dördüncü) ve Tezcan (soldan beşinci) Karagümrük takımında. (Yeni Türkspor - Cem Pekin arşivi)

Böylece, en verimli yıllarında üç ağır sakatlık yaşayan Tezcan Ozan’ın futbol hayatı henüz 30 yaşına varmadan sona ermiş. “Kaval kemiğim kırılmasa daha yıllarca oynardım. 27 yaşında iki sene yatıyorsun. Bir de o zaman futbolda para yok. Türkiye’ye Kıbrıs’tan dolayı ambargo koymuşlar, devalüasyon var. Hiçbir şeyde para yok, bütün sektörler çökmüş.” O yıllardaki ekonomik sıkıntıların ilginç bir sonucunu da şöyle açıklıyor: “Bizim dönemimizin maçlarından hiçbir görüntü bulamazsın. Nedenini söyleyeyim: o zamanlar gaz, benzin, tüp filan bulunmadığı gibi kaset de olmadığı için bizim maçların üstüne çekmişler yeni maçları.”

Yetmişli yılların ekonomik sıkıntılarından futbol dünyası da nasibini almış, bilhassa Beşiktaş kulübü bu sorunlardan yoğun biçimde etkilenmişti. Hatırlanacağı gibi, ekonomik krizi atlatmak için “Beşiktaş İçin Bir Kibrit Çak” kampanyası gibi hamleler yapılmıştı. O yıllardaki futbol dünyasının, taraftarın görmediği kısmını şöyle anlatıyor Tezcan Ozan: “Günümüz futbolunun bir özelliği şu: oynamayan da para alıyor. Mukaveleyi yaptın mı, ne yaparsan yap, paranı alıyorsun. Bizde öyle değildi. Ben ayağım kırıldığında paramı alamadım. O zaman sponsorlar, yayın parası filan yoktu. Bütün para üç tane zenginin cebinden çıkardı. Adam verirse verir, vermezse para alamazsın. Bir de şöyle bir şey var: futbol oynuyorsun ama kafan başka yerde. Ben çok bilirim, bizim takımda ay başında çoğu futbolcunun parasız olup borç istediğini çünkü asgari ücret üzerinden maaş verilirdi. Adam gelmiş Anadolu’dan, ev kiralamış. Kira parası ödeyecek, diğer masraflarını ödeyecek. Transfer parası alırsa, onu bir yerde değerlendiriyor, her ay harcayacak hali yok. Dolayısıyla bizim kuşağımız geçimi düşünmekten gerektiği kadar randıman veremiyordu. Adam antrenmana minibüsle, otobüsle geliyordu. Bizim takımda iki veya üç kişinin arabası vardı. Maçlara giderken beş tane taksi tutuyorlardı. Onlara binip gidiyorduk. Hatta hiç unutmam, bir Eskişehir maçıydı. Hoca takımı otelde açıkladı, bindik taksilere gittik. Fakat taksinin teki stada gelmedi, bekle Allah bekle. Sonunda çıktık sahaya, o taksidekiler oynamadı. Meğer yolda kaza yapmışlar. Kampları otellerde yapıyorsun. Antrenmanı yapıyorsun, fakat antrenmandan sonra ne yiyorsun ne içiyorsun soran yoktu. Ben biliyorum, bizim oyuncuların çoğu kaşar-simit yiyordu, doğru dürüst gıda almıyordu. Antrenmanları Şeref Stadında yapıyorsun, son derece kötü bir zemin. Sular akmaz. Öyle olunca hamama götürürler. Aksa da beş tane duşta 25 kişi yıkanacak. Sıraya geçiyorsun. Önce eskiler, büyükler yıkanırdı. Sahası çim diye bizi Sarıyer’e götürürlerdi bazen. O zaman bir tek orada çim saha vardı.”

“Sezon başı kampında su içirtmezlerdi. O sıcakta antrenmandan otele gelince tembih ederlerdi iki saat su içmeyin diye. Biz de gizli gizli su içerdik. Halbuki su kaybını hemen önleyeceksin. Şimdi maçlarda su molası veriyorlar. Bize makarna filan yedirmezlerdi, sonra maç yemeğinde makarna yedirmeye başladılar. Ben hep onu söylerim, biz Türk futbolunun kobaylarıydık. Biri geldi, Cooper testi diye bir test çıkardı. Hakemlere halâ yapıyorlar. 3200 metreyi 12 dakikanın altında koşmak gerekiyor. Ben o 3200 metreyi hayatımda koşamadım. 12 dakikada 2700 metreyi ancak koşabiliyordum. Niye koşamadım, çünkü burnumda deviasyon vardı, nefes alamıyordum. Nefes alsam belki koşacaktım. Ama o zaman kulüplerin şimdiki gibi hastanelerle anlaşmaları filan yoktu ki, kulübün doktoru bile yoktu o zamanlar. Bir okul maçında santrhaf burnuma kafa atmıştı. O zaman bazı kırıklar filan oluştu herhalde, ondan sonra da öyle kaldı. Şimdi bakıyorum, adamlar devamlı sakat, yatıyorlar. Ben çok bilirim, ayağımı bütün hafta bir kova içinde ispirtoya sokarlardı. Bir hafta antrenmana çıkmazdım. Maç günü ayağıma bandaj yaparlardı, öyle çok oynadım sakat sakat.”

 

Bütün bu olumsuzluklara karşın, eski futbolcuların günümüze göre çok üstün olduğunu belirtiyor Tezcan Ozan: “Şimdiki futbolla eskisi arasında dağlar kadar fark var. Eskiden yıldız futbolcu çoktu. Şimdi ben seyrediyorum maçları. Futbolcular hiçbir şey yapmadan yıldız oluyor. Halbuki bizim zamanımızın en vasat oyuncuları gibiler. Mesela bizim Mesut, on tane bek koysan onunu da çalımlayıp geçerdi. Metin abi – ben böyle oyuncu görmedim. On sekiz üzerinden kafayla vurduğu zaman, top mermi gibi giderdi. Toplar da şimdiki gibi hafif değildi. Beni çalıştırırken topları dikerdi, ‘Bak şimdi 10 tane bu direğin dibine, 10 tane öbür direğin dibine atacağım,’ derdi. Hakikaten dediğini yapardı, ayağına çok hakimdi. Şimdi maçlarda seyrediyorum, son vuruşlar hep eksik. Kaleci antrenörü gibi bir de golcü antrenörü lazım. Plase vurulacak yerde şut atıyorlar, şut atılacak yerde plase vuruyorlar. Altyapılarda bunları göstermiyorlar demek ki.”

Tezcan Ozan genç yaşta sahalara veda ettikten sonra futbolla ilişkisi sadece seyirci olarak devam etmiş: “Bizim oynadığımız yıllarda banka faizi yoktu. O zaman yatırım olarak ev alırdık, başka bir şey yapamazsın. Veya bir iş kurarsın fakat iş kuranların hemen hepsi battı. Antrenörlük yapmayı düşünmedim çünkü onda da para yoktu. Ben bir iş kurayım dedim ve gümrük müşavirliği şirketi kurdum. Bir nevi baba mesleği gibiydi. Kırk yıldır bu işle uğraşıyorum.”

No Comments

Post A Comment