Babası Daniş Karabelen, bambu sırıkların kullanıldığı 30’lu yıllarda Türkiye sırıkla atlama rekortmeni, ardından Atatürk’ün Muhafız Alayı komutanlığını üstlenmiş, Kore Savaşına katılmış bir subaydı. Annesi Leman hanım, tenis oynayan, kayak yapan bir spor düşkünüydü. Amcası Danyal Akbel, Darüşşafaka’nın 1910’larda kurulan ilk futbol takımının oyuncularındandı. Sonraki yıllarda Altay’da futbol oynamış, Futbol Federasyonu Başkanı ve Beden Terbiyesi Genel Müdürü olarak görev yapmış, spor tarihimizin önemli isimlerinden biriydi. Böyle bir aileden gelen bir çocuğun büyüyünce sporcu olması doğal bir sonuçtu. Nitekim iki ayrı branşta milli formayı giyecek kadar iyi bir sporcuydu Erdoğan Karabelen. Onunla ilk kez Darüşşafaka’nın spor tarihini anlatan kitap çalışmamız sırasında tanıştık ve bu süreçte sık sık görüşüp değerli bilgilerinden, arşivinden faydalandık. Ardından Türkiye basketbol tarihini anlatan kitap çalışması sırasında görüşmelerimiz devam etti. Her görüşmemizde enerjisine, nezaketine, insanlarla kurduğu sıcak ilişkiye yakından tanık olduk. Hayat hikayesini, sporculuk anılarını araya fazla girmeden aktararak, 10 Kasım 2018’de kaybettiğimiz bu değerli insanı ölümünün beşinci yılında anıyoruz.

Baba Karabelen, amca Akbel soyadını alıyor
Erdoğan Karabelen hayat hikâyesini anlatmaya babasıyla amcasının neden farklı soyadları aldığını izah ederek başlıyor: “1936’da İstanbul Salacak’ta dünyaya geldim. Anne tarafım Rumeli’den, baba tarafım Kafkaslar’dan geliyor. Babam Daniş Karabelen subaydı. Soyadımız Karabel imiş. Amcam Danyal sert görünümlü bir adamdı. İzmir’de sanat okulu müdürlüğü yaparken çocuklar ona “Karabela” diyorlarmış. Soyadı kanunu çıktıktan sonra bir değişiklik hakkı tanınmış. Babam o sırada Bursa’da görev yapıyor. Amcam bu soyadını değiştirelim diye mektup yazıyor. Atatürk’ün İzmir’e girerken orduları idare ettiği bir tepe var, adı Karabelen. Hem de Uludağ’da müstahkem Karabelen diye bir mevki var. Babam amcama, ‘Biz Karabelen yapıyoruz soyadını, siz de öyle yapın,’ diye mektup yazıyor. Ama o zaman mektuplar bir hafta, on günde ancak gidiyor. Amcam da Akbel yaptık diye mektup gönderiyor. Babam Akbel soyadını beğeniyor, hemen gidiyor nüfus müdürlüğüne ama bir kere değiştirildi artık bir kere daha değiştiremeyiz diyorlar. Neticede amcamların soyadı Akbel, bizim Karabelen kaldı.”

“Babam da spora çok düşkündü. Sırıkla atlamada Türkiye rekortmeniydi. Basketbolda hakemlik lisansı vardı. Ben küçükken Muhafız Alayı komutanlığı yaptığı sırada bir gün ofisinden eve dönüyorduk. Burada beni yakalarsan sana çikolata var dedi. Fakat yakalamam imkânsız, meğer ne güçlü adammış. Alayın atları vardı o zaman. Ayaş taraflarında atlar beslensin diye çeltik tarlalarında kamp kurulurdu. Orada köylü çocuklarına karşı amcamın oğlu Can Akbel’le birlikte futbol oynuyorduk. Derken amcam geldi. Hadi ayağımdan topu alın bakalım dedi. Biz hamle ediyoruz, amcam topu ayağıyla bir çekiyor, biz değemedik bile. Annem de sporcuydu. Kayak yapardı. Bandırma’da bir gün bakıyor denizde çocuk boğulmak üzere, hemen atlayıp yüzüyor ve çocuğu kurtarıyor. Onun babası Fehmi Bey de deniz subayıydı.”


Atletizmde beş Türkiye rekoru
Erdoğan Karabelen kırklı yılların sonunda atletizmde lisanslı olarak spora başlamış. Günümüzde pek bilinmeyen bu yanını şöyle anlatıyor: “Çankaya İlkokulu’nda okuduğum sırada, Çankaya’nın arkasındaki boş tepelerde, dağ bayır demeden koşuyordum. Bunun üzerine babam beni cirit atma rekortmeni Kemal Köksal’a götürdü. ‘Bu çocuk durmadan koşuyor. Pistte bir dene bakalım,’ dedi. Yaşıtlarıma göre daha uzun ve zayıftım. Ünlü maratoncumuz Şevki Koru beni orada görünce, ‘Sen dünya çapında bir atlet olursun,’ demişti. Küçükler kategorisinde rekorlar kırmaya başladım. Bunun üzerine Atletizm Federasyonu Başkanı Nail Moran, diğer çocuklar çekilmesin diye beni gençler kategorisinde yarıştırdı. Bu kategoride beş kere Türkiye rekoru kırdım.”

“Babam 1950’de Kars’a atandı. Bir buçuk yıl pistlerden uzak kaldım ama orada da dağ bayır koşmayı sürdürdüm. Bir yandan da kayak kayıyordum. Sonra okumak için İstanbul’a geldim. Fenerbahçe Stadı’nın yakınında bir oda tuttum ve Fenerbahçe’de atletizme devam ettim. 110 engelli koşuyordum. Dekatlon şampiyonuydum aynı zamanda. Çok iyi yüksek atlardım, disk atardım. Herkes Can Bartu’nun önce futbol maçında, sonra basketbol maçında oynadığını bilir. Fakat ben Pazartesi’den Cuma’ya kadar Spor Sergi Salonu’nda basketbol turnuvasında oynadım. Cumartesi Pazar günleri de Dolmabahçe Stadı’nda, Türkiye Şampiyonası’nda dekatlon müsabakasında yarıştım. Onu kimse bilmez. Atletizmde milli oldum. 110 engellide Yugoslavya’da Balkan Şampiyonası’na katıldım. Sarajevo’da koştuğumuz pistin zemini sanki ay yüzeyi gibiydi. Onun dışında Selanik’te yine Balkan Şampiyonası’na katıldım.”

Atletizmin yanı sıra ortaokul ve lise yıllarında futbol takımında kalecilik de yapmış Erdoğan Karabelen. Tophane Sanat Okulu’nda geleceğin ünlü basketbolcusu Altan Dinçer’le birlikte okumuşlar. “Lisedeyken en az gol yiyen kaleciydim. Penaltıları kurtarıyordum. Altan Dinçer beni Vefa’ya almak istiyordu. Daha basketbol oynamıyordum o zaman. Hatta bir özel maçta oynadım Vefa’da. Şimdi Altan deyince aklıma bir anı geldi. Kadıköy’deki bütün seyircilerle basketbolcular aynı vapurla geçerdi. Biz Altan’la üst kata çıktık. Vapur kalabalık. Modasporlu oyuncular da bir grup halinde ayakta konuşuyordu. İçlerinden biri ‘Erdoğan Altan’ı geçecek,’ dedi. Ben içimden inşallah Altan duymamıştır dedim. Fakat duymuş. Bir müddet durdu, sonra, ‘Evet, evet, Erdoğan beni geçecek,’ diye konuştu. Başlangıçta dediğim gibi basketbolcu değildim. Fakat okul maçlarında oynayayım diye basketbol öğretmek istiyorlardı. Altan beni bir gün Vefa kulübüne götürdü. O gün Ali abi (Uras) çalıştırdı takımı. Öyle hoşuma gitti ki, bana turnike atmayı gösterdi. Yan taraftaki potaya bir hevesle turnike attım. Fakat hızlı gitmişim, duvar çok yakın olduğu için güm diye duvara çarptım. Meğer voleybol ağını germek için kullanılan direk de oradaymış. Kancası kalçama girdi.”

Abi ribaunt ne?
Fenerbahçe’nin atletizm şubesinde lisanslı sporcu olan Erdoğan Karabelen 1952’den itibaren basketbol takımında da yer almış. Onun bir basketbolcu olarak serpilmesiyle, henüz Galatasaray’ın çok gerisinde olan Fenerbahçe basketbolunun gelişmesi adeta paralel bir seyir izlemiş: “Fenerbahçe’nin basketbol takımı o zaman zayıftı. Bakıyorlar benim boyum uzun. O zaman 1.94’tü boyum. Bana sürekli ısrar ediyorlardı takıma geleyim diye. Fakat benim gönlüm atletizmden yanaydı, tek başına mücadele etmek hoşuma gidiyordu. ‘Ben beceremem,’ diye başımdan savıyordum. Cem Atabeyoğlu, basketbol şubesini kuran Muhtar Sencer’in yardımcısıydı. ‘Muhtar, bu çocuk atletizm aşığı, doğrudan basketbol için çağırdığımız zaman gelmiyor,’ demiş. ‘Atletlerin kışın çalışacağı kapalı bir yer yok. Gel basketbol takımıyla koş, sana iyi kış idmanı olur,’ diyelim diye akıl vermiş. Gerçekten eskiden bir Beykoz yüzme takımı vardı, kışın da basketbol takımı olarak devam ederdi. Hatta Türkiye şampiyonu olmuşlardı. O teklifi yaptıkları zaman kabul ettim. İlk idmana herkesten yarım saat önce gittim. Tek başıma kondisyon çalıştım. Sonra takımla idmana başladım. Kimseye ribaunt vermedim. Fast-break oluyordu, hemen depar atıyordum. Bazen atılan şuta tip yapıyordum. Bizim takım kaptanı Sacit Seldüz yanıma geldi, lakabı Şekerim Sacit’tir. ‘Şekerim, senin gibi ribaunt alan Avrupa’da bile yok,’ dedi. ‘Abi ribaunt ne?’ diye sordum. Fakat onların beklediği gibi, gerçekten hoşuma gitti basketbol ve heveslendim. Birincisi, kendimi gösterdim; baktım ki hiç ezilecek bir tip filan değilim. İkincisi, bir muhitin içine girdim çünkü babam Kars’taydı. Ben İstanbul’da hem tahsil, hem spor yapıyordum ama bir muhitim yoktu.”

“Beni bir süre sonra Genç Milli Takım çalışmalarına da çağırdılar. Fakat katılacağımız turnuva iptal olunca basketbolda genç milli olamadım. Zamanla cemşat (jump-shot) atmayı filan da öğrendim ama en çok hoşuma giden kısmı koşmak ve ribaunt kovalamaktı. Derken 1952-53 sezonunda Fenerbahçe A takımında oynamaya başladım. Fenerbahçe o güne kadar Galatasaray ile 16 defa oynamış ve hep yenilmiş. İlk defa biz yendik Galatasaray’ı. Fener’e ilk gittiğim sezon antrenör Feridun Koray acemiyim diye beni yedek takıma koyuyordu. Biz kenarda otururken A takım sürekli sistem çalışıyordu. Oturmaktan sıkılmıştım artık. Ben çıkıyorum dedim. Sacit abi hemen yanıma geldi. ‘Şekerim ben seni çok sevdim, sakın bırakma, bırakırsan çok üzülürüm. İnan ki sen bu takımın yıldızı olacaksın,’ dedi. Neyse ki Genç Milli Takımdaki çalışmalar sayesinde çabucak ilerlemiştim. Milli Takımın hocası Samim Göreç’ti. Çok sıkı çalıştırırdı. Herkes yorulduk diye yakınırken ben koşturmaya devam ediyordum. Derken ertesi sezon Samim Göreç Fenerbahçe takımının da antrenörü oldu. Fener-Galatasaray rekabeti Milli Takıma da yaradı.”
Bir maçta 73 sayı
Erdoğan Karabelen’in belirttiği gibi, Fenerbahçe basketbol şubesinin kurulduğu 1944’ten beri Galatasaray’ı hiç yenememişti. Bunda kulüp yöneticilerinin basketbola futbol kadar önem vermemesi ve genellikle zayıf kadrolar kurmasının büyük payı vardı. Bu durum 1953-54 sezonunda değişti. “Samim abi benim ilk senemde Galatasaray’ın antrenörlüğünü yapıyordu. Ertesi sene bizim takıma geldi beni de ilk beşe koydu. Takım kaptanı Nejat Diyarbakırlı’ydı. Altan bir sene sonra geldi. Hikmet Vardar, Sacit abi, Mete Yalçın vardı. Samim abi Mete Yalçın’ı Robert Kolej’den getirmişti. Takım yavaş yavaş oluşmaya başladı böyle. Arkasından Can geldi, Batur geldi. Yavaş yavaş takım daha da güçlendi.”

Fenerbahçe-Modaspor maçı.
“Modalılar attırmazlardı insana, yine asılmışlar koluma. Bir alemdi onlar, döverlerdi adeta. Sen topu yakala, patır kütür baltalar yağardı. Hepsi sutopçu çünkü.”
Fenerbahçe “Yenilmez Armada” adı verilen Galatasaray’ı ilk kez Erdoğan Karabelen’in ikinci sezonunda, 28 Mart 1954’te oynanan lig maçında 71-61 mağlup etmeyi başardı. “O zaman lig maçları Gümüşsuyu’ndaki Teknik Üniversite salonunda yapılıyordu. Galatasaray’ı yendiğimiz zaman yer yerinden oynadı. Salonda tribün yerine üst tarafında balkon vardı. Maç bitince seyirciler sahaya inip bizi omuzlara aldılar.” Atletizmin basketbola faydasını kendi yaşadığı gelişim sürecinden örnek vererek dile getiriyor: “Benim bir yararım şu oldu. Basketbolcu sadece basketbol çalışmakla olmaz, aynı zamanda atlet olması lazım, milletin kafasına bu girdi. Şimdi görüyorsunuz atletik beceriler nasıl gelişti. Samim abi sayesinde ben çok iyi duruma geldim. Ben aslında ribaunt seviyordum, pas vermeyi seviyordum. Bir iki pozum var, hep sıçrayıp Altan’a verirdim. Herkes şut atacağım zannederdi. Altan’ı da biliyordum, ne tarafa dönecek o tarafa milimetrik pas atıyordum. Döner atardı. Bazen de ben yanından geçerken verirdim, turnike atardı.”
Fenerbahçe o sezon şampiyon olamasa da, ezeli rakibinin yenilmezliğine son vermişti. Ertesi sezon (1954-55) ilk kez İstanbul Ligi şampiyonluğunu, 1957’de de ilk kez Türkiye şampiyonluğunu kazandılar. “1956-57 sezonu, en iyi sezonumuzdu. Hem İstanbul Ligi’nde, hem Türkiye Şampiyonası’nda namağlup şampiyon olduk. 18 maçta 18 galibiyetle İstanbul Şampiyonu olduğumuzda, Karagücü’nü 181-39 yenmiştik. O maçta tek başıma 73 sayı atmıştım.”

Hem maden hissesi, hem otomobil teklif ettiler
1957-58 sezonuna kadar Fenerbahçe’de oynayan Erdoğan Karabelen, toplamda üç İstanbul Ligi, bir Türkiye şampiyonluğu yaşadı. 1958-59 sezonundan itibarense Darüşşafaka’da oynadı. Bu transferin nasıl gerçekleştiğini ondan dinliyoruz: “Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirince yedek subay olma vaktim geldi. Askere giden basketçiler garanti Harp Okulu takımında oynardı. Oradan artanlar Tuzla’da Karagücü vardı, oraya girerdi. Biz koyu Fenerli olduğumuz için aklım yine orada oynamaktaydı. Nitekim askerliğimi yaptığım sırada da Fener’de oynadım. O zaman basketboldan büyük paralar kazanmak söz konusu değildi. Terhis olduğumda Fenerbahçe yönetimi değişmişti. Ben Ankara’da iş bulmuştum. Yeni yöneticiler takıma dön, sana iş bulacağız diye vaat etmelerine rağmen bunu yerine getirmediler. Ayrıca yeni yönetim basketbol şubesinin kurucusu Muhtar Sencer’i görevden almıştı. Yerine basketbolla ilgisi olmayan bir adamı getirdiler. Yine basketbolla ilgisi olmayan yeğenini takıma aldırdı. Adam hiç oynamadı bile. Baba Muhtar bu olaya o kadar üzüldü ki, Almanya’ya gitti ve ölene kadar da dönmedi. O sırada Modaspor’dan cazip bir transfer teklifi aldım. Bana hem maden hissesi, hem de otomobil teklif ettiler. Galatasaray hakem Gündüz Aktuğ vasıtasıyla haber gönderdi. O sırada Darüşşafaka’dan da teklif geldi. Ben Galatasaray, Beşiktaş ve Modaspor Fener’in rakibi olduğu için gitmek istememiştim. Ama Darüşşafaka olunca iş değişti. Orada hem arkadaşlarım vardı, hem amcamın yuvasıydı. Basketbol takımıyla Süreyya Yücelge ve Süha Özgermi ilgileniyordu. Takımı Yalçın Granit çalıştıracak dediler. O beni Galatasaray’da görev yaparken de istiyordu. Fener yönetimine, ‘Darüşşafaka’ya söz verirsem, dönmem,’ dedim. Beni yine oyaladılar. Ben de Darüşşafaka’ya gitmeye karar verdim.”
O günlerle ilgili hoş anılar da var: “Yeni Sabah gazetesinde Nezih Demirkent, ‘Erdoğan Darüşşafaka ile idmana çıktı’ diye haber yapmıştı. Süreyya Bey, transfer gerçekleşene kadar beni birkaç gün Büyükada’daki evinde misafir etti. Kendisi avukattı, davaya girmek için gittiği birkaç yere beni de götürmüştü. Bir gün yine İstanbul dışında bir yerdeyiz, karşımıza pat diye Fener’in idarecilerinden Yağcı Ali çıkmaz mı! Süreyya bey ile ikimiz bayağı heyecanlanmıştık ama neyse ki adam olayları bilmiyormuş, durumu anlamadı. Sonuçta Darüşşafaka’ya geçtim. Birinci sene toparlanma senesiydi. O sene yanlış hatırlamıyorsam İstanbul dördüncüsü olduk. Yalçın Granit’in üzerimde çok emeği vardır. Ribauntlarım filan çok iyiydi zaten ama o bana şahane bir sol el kazandırdı. Bir de faul atışlarını öğretti. O bizi adam ettikten sonra İTÜ’ye geçti.

Yalçın abinin öğrettikleriyle onun takımını yendik
Erdoğan Karabelen’in yeşil-siyahlı formayla mücadele ettiği yıllar, Darüşşafaka basketbol takımının tarihindeki en parlak dönemiydi. Önce 1959-60’da İstanbul Ligi şampiyonluğu, ardından 1960-61 ve 1961-62’de Türkiye şampiyonluğu kazanıldı. İkinci Türkiye şampiyonluğunun kazanıldığı turnuvada, son oynanan İTÜ maçı final mahiyetindeydi. Bu maçı kazanan takım şampiyon olacaktı. Hatta maçın berabere bitmesi de İTÜ’nün işine yarıyordu. Maçın sonunda Erdoğan Karabelen’in sayıya çevirdiği faul atışları 1962 Türkiye birinciliğini Darüşşafaka’ya getirdi. Bu maçın kahramanı, son dakikaları şöyle anlatıyor: “Sezon başında benim mevkimde oynayan birini transfer ettiler, şimdi ismini söylemeyeyim. O sene takımı çalıştıran Osman Kermen bir süre sonra, ‘Sen takım kaptanısın, en çok fedakârlığı senin yapman lazım, senin yerine o oynasın,’ dedi. Nitekim son İTÜ maçına kadar beni oyuna bir soktu bir çıkardı. O maçta Haşim dahil herkes döküldü. Beş faulle çıkanlar oldu. As oyuncu olarak Nedret’le ikimiz kaldık. Bir sayı gerideydik. Ribaunt aldım. Faul çizgisinde bekleyen Nedret’e attım. Top girmezse ribaunt alayım diye de içeriye doğru koştum. Nedret’e baktım gözleri iri iri açılmış, nefes nefese kalmış. Nedret çabuk yorulurdu. Maçın sonunu getiremezdi. Sonradan öğrendik ki gece uykusunda kalkıp gezermiş. Ben de Milli Takım kampında buna şahit oldum. Nedret nefes nefese kalınca şut atmayıp topu pat diye tekrar bana attı. Ters adımda kaldım. Bir adım daha atsam steps olacak. Son anda atıp sayıyı yaptım. Onlar tekrar basket attı. Ben topu sürmeye başladım ama Nedret’e verilecek durum yok. Kendi kendime bunu sen atacaksın dedim. Topu soldan sürdüm. Yalçın abi bana sol atışı çok iyi öğretmişti. Sayıyı yaptım. Onlar yine attılar. Topu yine sürdüm. Maç artık bitmek üzereydi. Kenardan ‘İndirin’ diye bağırdılar. İki faulden birini kaçırsam berabere bitecek – o zaman beraberlik de vardı – şampiyonluk gidecek. Beni nitekim indirdiler. Hemen mola aldılar. Bunun bir amacı da benim soğumamdı. Ben atış yapacağım zaman bütün İTÜ seyircisi yan tribünden pota arkasına geçti. Tahta tribünlere ayaklarıyla vurup tepinmeye başladılar. Buna rağmen soğukkanlılığımı bozmadım ve iki atışı da sayı yaptım. Bana düzgün faul atmayı da Yalçın Granit öğretmişti. Yani onun öğrettikleriyle onun takımını yendik ve şampiyonluğu aldık.”

“Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ilk defa üçüncü tura çıkan takımdık biz. Fakat şansımıza üçüncü turda karşımıza Avrupa şampiyonu Dinamo Tiflis çıktı. Büyük bir salonda oynadık. İlk kez 10.500 kişilik salonu Çekoslavakya’da görmüştüm. İçeride muazzam ses tesisatı filan, bizde öyle bir salon yoktu. Tiflis’e de bir gittik, orada da 10.500 kişilik saha. Fakat salonun zemini kötüydü. Zemine tahtaları koymuşlar ama bizim Çaça Metin dripling yaparken top zeminde kalıyordu, oynayamadık yani. Burada başarılı olduk ama az bir sayı farkla yenildik. Neticede iki maçta yenilip elendik fakat üçüncü tura kadar çıkabilen ilk takım olduk. Bize uçakla gitmek daha zor dediler. Önce Moskova’ya gideceksin, oradan Tiflis’e aktarma yapacaksın. Binin trene, Kars’tan geçin dediler. Kars’tan sonra Rusların döşediği geniş hatlı demiryolu vardı. Yataklı trenle yola çıktık. Erzurum’da vardığımız zaman istasyonda bir bağırış, bir gürültü koptu. Ne oluyor diye şaşırdık. Yedek subaylığımı yaparken Oltulu bir çavuşumuz vardı. O herkesi ayaklandırmış. Vali, belediye başkanı, garnizon komutanı, hepsi Darüşşafakalılar geliyor diye bizi karşılamaya gelmiş istasyona. Bizim idarecilerden biri, ‘Erdoğan sen buradan mebus bile seçilirsin,’ dedi.”
Stadyumda Avrupa Şampiyonası
Biraz da Erdoğan Karabelen’in milli kariyerinden bahsedelim. Milli formayı ilk kez 1955’te Budapeşte’de yapılan Avrupa Şampiyonası’nda giydi. 1955 Barselona Akdeniz Oyunları, 1957 Sofya ve 1959 İstanbul Avrupa Şampiyonaları, 1959 Beyrut Akdeniz Oyunları katıldığı büyük turnuvalardı. Bugün ilginç olan nokta, bu turnuvaların hepsinin stadyumlarda, yani açık havada oynanmasıydı. “Budapeşte’de ilk maçımızı biz tam öğlen saat 12’de, güneşin altında yaptık. Tahta zemin, sıcaktan kızmış vaziyette. Başımıza da güneş geçiyor. İtalyanlara karşı bir devre dayanabildik. İtalyanlar beş kişi sokup beş kişi çıkarıyorlar. O zamanlar Sovyetler Birliği takımı var, onlara bile kan kusturdu adamlar. Muazzam pres yapıyorlardı. Biz dayandık dayandık, ikinci yarı yorulduk. Ayaklarımız sıcaktan kızıyor. Tunç Erim koça beni çıkar dedi. Adamlar kova kova su getirmişler saha kenarına. Ayağında ayakkabıyla, kovanın birine bir ayağını, diğerine öbür ayağını sokuyordu. Sonra bir kovayı aldı, foş diye kafasından aşağı boca etti. En son ben de çıkmak istedim. Ben de o sıcağa dayanamadım. Koç sende mi dedi.”

1957 Avrupa Şampiyonası açılış töreninde Orhan Girgin, Altan Dinçer, Erdoğan Karabelen, Gündüz Erkan, Yavuz Türkoğlu, Yalçın Granit.
1957’de Sofya’da yapılan şampiyonada orta sıralarda yer almamıza karşın İtalya’yı yenmemiz büyük ses getirmiş, sonraki 40 yıl boyunca bu rakibimize karşı maç kazanamamıştık. “İtalya maçında biraz şahsi oynadım. Bir arkadaşımla atışmıştık, ona kızdım. Pas vermeden oynadım. O maçta yenen son takım biz olduk. Yıllar sonra Abdi İpekçi’de İtalya ile özel bir maç tertip ettiler. Sofya’da İtalya’yı yendiğimiz için, bize birer armağan verdiler.” İstanbul’daki Avrupa Şampiyonası da Mithatpaşa Stadı’nda yapılmıştı. Bu turnuvayla ilgili de ilginç anıları var Erdoğan Karabelen’in. “Biz Romanya’yla bir hazırlık maçı yaptık. İstanbul’da Avrupa Şampiyonası’ndan önce gelelim, sizinle maç yapalım dediler. Böylece bizim sahaya alışacaklar sözde. Ama bizimkiler sahayı yetiştiremediler. Aslında önceden hazır olması lazım. Olmadı; Teknik Üniversite’nin Gümüşsuyu’nda kapalı salonunun yanındaki açık toprak alanda maç yaptık. Mithatpaşa Stadı’na uzun tahtalardan bir saha yaptılar. O saha, şampiyona başlamadan bir gün önce bitirildi. En son Finlandiya ile oynuyorduk. Birden yağmur boşalmaya başladı. Kafileler halinde Spor Sergi Sarayı’na götürdüler bizi. Maça orada devam ettik. Öyle bir üşümüştük ki kimse oynayamıyor. Oradaki bakıcılardan dört-beş tane şeker alıp attım ağzıma, biraz ısındım. Son saniyede bir basketim vardı, biraz da zordu yani. Uzaktan attım potalı. Onu atınca sıralamada iki basamak üste çıktık Finlandiya’dan. Hepsi çok atletik adamlardı.”

Erdoğan Karabelen basketbolun durarak oynandığı bir devirde bu spora başlamış, birkaç yıl sonra 30 saniye kuralının getirilmesiyle daha hızlı oyuna geçiş sürecini yaşamıştı. İçinde olduğu bu süreci şöyle anlatıyor: “Ellili yıllarda ışıklı scoreboard yoktu. Maçın skoru, kaç dakika kaldığı anons ediliyordu. Hatta ben ilk başladığım zaman, 30 saniye kuralı yok. Önce 30 saniye, sonradan 24 saniye oldu. 30 saniye kuralı çıktıktan sonra ilk milli maçımızı Romanya’yla oynadık. Beni antrenörümüz o maçta guard olarak oynattı. Daha doğrusu üç guard ile oynadık. Çok şükür yendik Romanya’yı, fena takım değildi o zaman. Ondan sonra bir sürü kural çıktı. Üç saniye koridoru değişti, üç sayılık atış çizgisi çıktı, saha boyları büyüdü. Pota yüksekliği hep aynıydı, 3.05 santim ama sahalar eskiden daha küçüktü.”

Yurt dışında beş yıl
1962’de Darüşşafaka’dan ayrılan Erdoğan Karabelen’in beş yıllık Avrupa macerası başlamış. “Ertesi sene Belçika’ya gittim ve Standard Liege takımında oynadım. Oynadığım takım ilk defa Belçika şampiyonu oldu. Orada Barış Manço ile beraberdik. Türkiye’yi tanıtan bir konferans düzenledik. Ertesi sene Almanya’da eski futbolcu Erdinç Bayburt’un babasının çalıştırdığı takımda bir oynadım. Bana önceden söylememişti, meğer takım küme düşmemek için mücadele ediyormuş. Sezon sonunda şampiyon olamadık ama üst sıralarda bitirdik. Daha sonra Gelsenkirchen şehrinin Erle takımına geçtim. Oyuncu antrenör olarak görev yaptım ve o takımı da alt sıralardan üst sıralara çıkardım.1967’de Mainz’deki Amerikan birliğinde çalıştım, oradaki Amerikalıların antrenörlüğünü yaptım.”

Modaspor, tekrar Darüşşafaka ve antrenörlük
Erdoğan Karabelen beş yılın sonunda Türkiye’ye döndüğünde artık Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi başlamıştı. Yeni takımı bu ligde mücadele eden Modaspor’du. Ellili yıllarda Fenerbahçe ve Galatasaray’la birlikte basketbolun “üç büyüklerinden” biri olan Modaspor, artık eski gücünde değildi. Buna rağmen lacivert-beyazlı takım, onun oynadığı 1968-69 ve 1969-70 sezonlarında, Türkiye Ligi’nde orta sıralarda yer aldı. “Pür amatör, hep gençlerden oluşan bir takımla o yıl neredeyse Galatasaray’ın şampiyonluğunu elinden alıyorduk. Onları yendik. Ankara’ya gittik, Kolej’i yendik. İzmir’de Altınordu’yu yendik. Fenerbahçeli idareciler bana, ‘Senin bu kadar güzel oynayacağını bilseydik vermezdik,’ dediler. Ertesi yıl Modaspor yine istedi beni. Vermeyecekler zannettim ama vermişler.”

Erdoğan Karabelen 1970-71 sezonundaysa Modaspor’da bu kez ligin ikinci yarısında antrenör olarak görev yapıyordu. Aslında onun antrenörlük kariyeri daha basketbol oynadığı yıllarda başlamış ve altmışların başından itibaren kız takımlarını çalıştırmıştı. Antrenörlüğünü yaptığı İÜSK takımı, 1961’de Türkiye şampiyonu oldu. Yine aynı yıl Sofya’da yapılan Üniversite Oyunlarında, Türkiye kız takımının antrenörlüğünü üstlendi. “Avrupa’ya gitmeden önce antrenörlük yaptım. Üniversitelerde kız basketbol takımı yoktu. Cağaloğlu Milli Talebe Birliği salonu var. O küçük, harabe salonda bir çalışmaya başladık, senesinde o kız takımı Türkiye şampiyonu oldu. Daha ilginci, ben oyuncu olarak Darüşşafaka’da Türkiye şampiyonu olurken çalıştırdığım takım da şampiyon oldu. Ben Avrupa’ya gittikten sonra Özcan Kutluata takımı devraldı. Türkiye şampiyonu olunca Münih Spor Akademisine maça gittik. Giderken sekiz kızımız gelebildi. Koca otobüs tutmuşuz. A takımı da bizimle beraber geldi. Cavit Altunay gelemedi, ben idare ettim onları da. Bizim kızlar aldılar götürdüler, Spor Akademisini yendiler.”

Erdoğan Karabelen, Modaspor’da oynadığı sırada, artık mahalli kümede yer alan Darüşşafaka’yı da çalıştırıyordu. Sadece rakiplerle değil, zor şartlarla da mücadele etmelerine rağmen 1970-71 sezonunda Türkiye İkinci Ligine yükselmişlerdi. “Yurt dışına gittiğimde, ertesi sene Darüşşafaka takımının dağıldığını duymuş ve çok üzülmüştüm. 1969’da Halit Gürol takımı çalıştırmamı istedi. O eski küçük salonda çalışıyorduk. Nazıma hanımın müdür olduğu dönemde okuldan kovulduk. O vaziyette hemen hepsi Darüşşafakalı olan çocuklarla takımı hazırladım. Hatta ne olur ne olmaz diye ben de lisans çıkarmıştım. Fakat oynamadım, yoksa takımı idare edemiyorsun. O takım terfi maçlarında ikinci lige çıktı. Parasız pulsuz şampiyon olduk, ben dahil kimse para almıyordu.”
Basketbolun hizmetinde geçen yıllar
Erdoğan Karabelen basketbol oynamayı bıraksa da spordan ve özellikle basketboldan kopamamıştı. 1976’da, yani 40 yaşındayken Hentbol Federasyonu kurulduğu zaman Spor Akademisi’nde açılan hakem ve antrenör kursunu birincilikle bitirmişti. Daha sonra Büyükada’da çocuklara yönelik açılan basketbol kursunda yüzlerce çocuğu basketbolla tanıştırdı. Kursta antrenörlükle yetinmiyor, gençlere orkestra kurdurarak onların sosyal yönlerinin gelişmesini de sağlıyordu. Maddi beklentiler içinde olmadan, çocukların ve gençlerin basketbolu öğrenmesi için idealistçe çaba harcayan bir emekçi gibiydi. Son yıllarını, çocuklara basketbolun temelini öğretmeye yönelik bir kitap yazmaya adamıştı. Büyük emek harcayarak yazdığı bu kitabı yine kendi imkânlarıyla bastırdı, katıldığı kitap fuarlarında ve okullarda gençlerle buluşturmak için uğraştı.


“Antrenörlük yaparken Ataköy Spor Kulübünü dördüncü kümeden birinci kümeye kadar çıkardım. Kulüp başkanı bana tavırlı, anladım ki kendi akrabasını koymak istiyormuş; ona kızdım. Bir olay daha gördüm böyle. Bir karar aldım A takımı yok artık diye. Hep küçüklere yöneldim. Fenerbahçe’de aralarından İbrahim Kutluay’ın da çıktığı Fenerbahçe Basketbol Okulu ve minik takımını kurdum. İstanbul Üniversitesi’nde kurduğum ve çalıştırdığım kız takımı yıllarca Türkiye şampiyonu oldu. Daha sonra Taçspor basketbol okulunu ve arka arkaya iki kez şampiyon olan hentbol takımını kurdum. Enka, Eczacıbaşı, Modaspor, Arçelik, Otosan, Şişli, TED, Ataköy Deniz Kulübü, Yüksek Denizcilik Okulu, Muhafızgücü, PTT ve şu anda aklıma gelmeyen benzer birçok kulüp ve kurulaşa antrenör, oyuncu, başkan, program yapımcısı ya da uygulayıcısı olarak emeklerim geçmiştir.”

Fenerbahçe dergisinde yayınlanan bir röportajında 11 sayısının kendisi için önemini şu sözlerle vurgulamıştı: “11 Ağustos’ta doğdum, nüfus kütüğünde hane no 11. Atletizme 11 yaşında başladım, 11 yaşımda ilk rekorumu kırdım, 100 metreyi 11 saniyede koştum. Basketbol yaşamımda hep 11 nolu formayı giydim. İlk resmi maçımda 11 sayı attım. Nişan tarihimde 11 var, evlendiğim ay yine 11.” 11 rakamıyla bu garip ilişkisi son nefesini verdikten sonra da bitmemişti Erdoğan Karabelen’in. 2018 yılı 11’inci ayının 11’inci günü, son yolculuğuna uğurlandı.
