Metin Oktay Cemil Turan’ı Kaçırınca

Ellili, altmışlı ve yetmişli yıllarda futbol aleminde en sık yaşanan olaylardan biri, resmî transfer döneminin başlamasına yakın bir süre önce, yani Haziran’ın son günlerinde futbolcuların bilinmeyen bir yere kaçırılıp saklanmasıydı. Özellikle sezon içinde çok iyi performans sergileyen genç yıldız adayları, erken davranan bir kulübün yöneticileri tarafından kaçırılır ve böylece rakip takımların onu transfer etmesi önlenirdi. Resmî transfer döneminin başladığı 1 Temmuz’dan itibaren, saklanan futbolcular noterde yeni takımı adına sözleşme imzalarken ortaya çıkardı. Liglere uzun bir ara verilen yaz aylarında, spor basınının en büyük haber kaynağı bu tür olaylardı. Futbol tarihimizin en ilginç kaçırma olaylarından birinde, Galatasaray ve Türk futbolunun Taçsız Kralı Metin Oktay ile genç yıldız adayı Cemil Turan başrolü oynamıştı. Futbol hayatının son yılına girmek üzere olan Metin Oktay, yerini doldurmaya en uygun adayın 2. Ligde mücadele eden Sarıyer’in bu genç golcüsü olduğunu görmüştü.  

1967-68 sezonu bitmiş, bütün futbolcular yeni sezonun açılacağı günlere kadar tatile çıkmıştı. O yıllarda tatil kelimesi henüz güneydeki Bodrum, Marmaris gibi yörelere gitmek anlamına gelmiyor, herkes yaz aylarını İstanbul içindeki plajlarda veya Kumburgaz gibi yakın yörelerde geçiriyordu. Sarıyer başkanı Selahattin Yarar, Cemil’e bir miktar para vermiş, “Oğlum al bunu, git tatil yap,” demişti. Rumelikavağı yakınındaki Kilyos, Karadeniz kıyısında kilometrelerce uzayıp giden kumsalıyla, o yıllarda birçok İstanbullunun gözde yeriydi. Nitekim Cemil de en yakın takım arkadaşı Turgut Çim’le birlikte günlerini Kilyos’taki plajda geçiriyordu. Yine böyle sıcak bir Haziran günü Turgut’la denizde yüzüp çıkmış, kumsalda oturuyorlardı. Birden birisinin ona seslendiğini duydu. Sesin geldiği yöne dönüp bakınca, Sarıyer’den arkadaşı futbolcu Akın Aksaçlı’yı gördü. “Hayrola Akın?” diye sordu Cemil. “Metin Oktay geldi, seninle görüşmek istiyor,” dedi Akın. Onun gösterdiği yöne dönüp baktı. Cemil kendini bildiğinden beri, topa ilk vurmaya başladığı günlerden beri Fenerbahçeliydi ama çocukken radyodan maçlarını dinlediği, gazetelerde fotoğraflarını gördüğü Metin Oktay’a da büyük bir hayranlık duyuyordu. İlkokul yıllarında en çok sevdiği, aralarında maç yaptıkları zaman kendini yerine koyduğu futbolcu Lefter’di. Türk futbolunun Ordinaryus’undan sonra, hayranlık listesinin ikinci sırasında Taçsız Kral vardı. Onun sadece golcülüğü değil, efendi ve mütevazı kişiliği de zaten bütün kulüplerin taraftarlarınca sevilmesini sağlamıştı. İşte o büyük hayranlık duyduğu Metin Oktay şimdi birkaç metre ilerisinde ona bakıyordu. Cemil sanki karşısında birliğinin en yüksek rütbeli komutanını görmüş bir asker gibi toparlandı ve ayağa kalktı. Taçsız Kral son derece kibar bir tonla, “Biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu. Cemil afallamış bir vaziyette onun yanına gitti. Kısa bir hal hatır sormadan sonra Metin Oktay, “Ben seni almaya geldim, bizim eve gidelim de daha rahat konuşalım. Ne dersin?” diye sordu. Cemil’in sanki dili tutulmuştu. Bir şeyler söylemeye çalışıyor ama çıkardığı sesler bir türlü kelimelere dönüşemiyordu. Yan gözle Turgut’a bakıyor, ondan destek almaya çalışıyordu. Bunu fark eden Metin Oktay, “Arkadaşın da gelsin. Hadi giyinin de gidelim,” dedi. Cemil nasıl giyinip onun arabasına bindiklerinin, onca yolu katedip nasıl Mecidiyeköy’e geldiklerinin farkında değildi. Kendine geldiğinde evin salonunda, Metin Oktay, eşi Servet Hanım ve onun oğlu Rıfat’ın karşısında oturuyorlardı. Servet Hanımın demlediği çayı içerlerken Metin Oktay söze girdi: “Cemil senin futbolunu çok beğeniyorum. Ben bu sene de oynayıp futbolu bırakacağım. Formamı da sana teslim edeceğim. Ne dersin, Galatasaray’a gelir misin?” Cemil ne diyeceğini şaşırmıştı. Koyu bir Fenerbahçeli olmasının yanı sıra, bir baba gibi sevdiği Selahattin Yarar’a, onun onayı olmadan hiçbir kulübe imza atmayacağına dair söz vermişti. “Metin abi, vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum,” karşılığını verdi. “Senin formanı giymek bir şereftir ama başkanımız Selahattin Bey benim manevi babam gibidir. Onun evet demediği şeye ben imza atamam.” Taçsız Kral gülümseyerek konuştu. “Orasını sen merak etme, bizim yöneticiler o işi halleder.” Sonra Servet Hanıma dönerek, “Yarın Cemil’le Turgut’u da alıp bizim yazlığa gidelim. Biraz orada tatil yaparız,” dedi.

Cemil Turan ve Rumelikavağı’ndan arkadaşı, bir dönem İstanbulspor’da beraber oynadıkları Mehmet Sülün 1967 yazında Kilyos plajında. Arkada, o sırada çekimleri devam eden İngiliz yapımı “Hafif Süvari Alayının Hücumu” filminin figüranları görülüyor.

Akşam yemeğini yedikten sonra bir müddet daha oturup sohbet ettiler. Metin Oktay, “Çocuklar yarın sabah erken yola çıkacağız, hadi siz yatın,” diyerek onlara yatacakları yeri gösterdi. İki arkadaş bütün gün denizde yüzmenin verdiği yorgunlukla çabucak uykuya daldılar. Onlar yattıktan bir süre sonra Rıfat, Metin Oktay’ın yanına yaklaşıp kısık bir sesle, “Ağabey bu Cemil gerçekten o kadar iyi bir futbolcu mu? Neden bu kadar inanıyorsun ona?” diye sordu. Yılların futbolcusu emin bir ifadeyle, “Bak bu çocuk Karadenizli,” diye cevap verdi. “Çocukken çok balık yemiş, o yüzden çok kuvvetli. Kemikleri, adale yapısı, normal beslenen insanlardan daha iyi durumda. Ayrıca, daha top ayağına gelmeden bir sonra yapacağı hareketi çok iyi biliyor. Bastığı zaman herkes devrilir, o ayakta kalır. O yüzden çok istiyorum Galatasaray’da oynamasını.” 

Cemil Turan’ın Sarıyer genç takımına katıldığı 1965-66 sezonu başında çıkarılan lisansı.

Ertesi sabah Metin Oktay, eşi Servet Hanım, Cemil ve Turgut uçakla İzmir’e, oradan da Çeşme’deki yazlığa gittiler. Böylece Cemil, transfer döneminin başlayacağı 1 Temmuz’a kadar gözlerden uzak bir yerde saklanacak, rakip kulüplerin onu kendi takımlarına katma girişimleri önlenecekti. Futbolcuların transfer görüşmelerini kendilerinin değil menajerlerinin yapacağı günlere daha çok vardı. Birkaç kulübün talip olduğu yetenekli oyuncular adeta kapanın elinde kalıyordu. Erken davranıp Cemil Turan gibi o senenin yıldız adayını kaçıran bir kulüp, bu işten kazançlı çıkıyordu. Büyük kulüplerin futbolcu kaçırıp saklamakta mahir adamları vardı ki, bunların en ünlüsü Hırsız Semai lakabıyla tanınan Fenerbahçeli Semai Şatıroğlu’ydu. Futbolcusundan yöneticisine, hakeminden taraftarına herkesin sevip saydığı Metin Oktay da Galatasaray’a transfer edilmek istenen pek çok futbolcuyla ilk görüşmeyi yapan ve bunların bir kısmını sarı-kırmızılı kulübe kazandıran kişiydi. Ancak ilk kez fiilen bir kaçırma olayında rol oynuyordu.

Cemil Turan Sarıyer’de oynadığı günlerde, Rumelikavağı’ndaki sahada.

Çeşme o yıllarda sadece İzmirli ailelerin yazlıklarının olduğu küçük bir ilçeydi. Oktay ailesinin yazlığının bulunduğu Ilıca mevkiiyse iyice gözlerden ırak bir yerdi. Yazlığın yeni konukları günlerini plajda denize girerek geçiriyordu. Servet Hanım ve akrabaları konukları gayet güzel ağırlıyor, bir dediklerini iki etmiyorlardı. Buna rağmen Cemil’in aklı Selahattin Bey’e verdiği sözdeydi. Metin Oktay’a birkaç kez bu durumu hatırlatmış, o da her seferinde, “Sen merak etme, hallederiz,” cevabını vermişti. Onun bu sakin tavrına rağmen Cemil’in içi rahat değildi. Üstelik çocukluğundan beri Fenerbahçe formasıyla sahalarda top koşturacağı günleri hayal etmişti. Bu kaçaklığa bir son vermek istiyordu. Nihayet Haziran ayının son gününe gelinmişti. Ertesi gün transfer sezonu resmen başlıyordu. Galatasaray’ın ünlü yöneticisi Turgan Ece uçakla İzmir’e geliyordu. Ertesi gün Cemil’i bir notere götürüp sözleşme imzalayacaklar, onu Galatasaraylı yapacaklardı. Metin Oktay, Turgan Ece’yi karşılamak için erken bir saatte arabasıyla İzmir’e gitmişti. Kahvaltıdan sonra baş başa kaldıklarında Turgut’a, “Ne yapacağız?” diye sordu Cemil.  Arkadaşı, “Metin abi gelmeden buradan kaçalım,” cevabını verdi. İki arkadaş mayolarını giyip havlularını omuzlarına attılar ve plaja gidiyoruz diyerek evden çıktılar. Cemil plaja doğru giderken Turgut hemen çarşı tarafına yöneldi. Biraz sonra bir taksiyle gelip Cemil’i buldu ve iki arkadaş İzmir’in yolunu tuttu. İzmir’de bir otobüse atlayıp İstanbul’a gitmeyi düşündülerse de üstlerindeki plaj kıyafetiyle dikkat çekeceklerini tahmin ederek bundan vazgeçtiler. Başka bir taksiye binip Manisa’ya geldiklerinde akşamüzeri olmuştu. Henüz otobanın olmadığı o günlerde, tek şeritli yoldan yapılan Çeşme-İzmir ve ardından İzmir-Manisa yolculuğu neredeyse dört-beş saati bulmuştu. Şehir merkezinde bir otel görünce taksiden indiler. Cemil’in İstanbul’dan tanıdığı futbolcu arkadaşı Rafet Aydın, Manisaspor’un kaptanlığını yapıyordu. Cemil oteldeki bir görevli vasıtasıyla ona haber gönderdi. Biraz sonra Rafet, iki arkadaşa getirdiği kıyafetlerle birlikte otele geldi. Bir müddet lobide sohbet ettikten sonra dışarı çıkan üç arkadaş, şehir merkezindeki çay bahçesine gittiler. Sohbete orada devam ederlerken Manisa valisi, belediye başkanı ve Manisaspor kulüp başkanı, birbiri peşi sıra onların yanına geldiler. Anlaşılan Rafet, genç bir yıldızın geldiğini şehrin ileri gelenlerine haber vermişti. Çok sevinçli gözüken kulüp başkanı Cemil’e, “Seni bize Allah gönderdi,” diyerek niyetini ortaya koymuştu. Bu sözleri duyan genç futbolcu irkildi. Yanında oturan Rafet’e, “Yahu ben Galatasaray’a gitmemek için Metin abinin evinden kaçtım. Manisa’ya mı geleceğim?” diye fısıldadı. Bunun üzerine Rafet, “Merak etme, yarın sabah ben sizi kaçırırım. O işi bana bırak,” karşılığını verdi.

Turgut Çim, Cemil Turan ve dönemin Sarıyer yöneticisi, gazeteci-yazar İbrahim Balcı.

Cemil ve Turgut ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltı yaptılar. Biraz sonra otele gelen Rafet, onları bir arabaya bindirip otogara götürdü ve Bursa’ya giden bir otobüse bindirdi. Bursa’ya vardıklarında akşam olmak üzereydi. Bir otele girdikleri sırada, Cemil Genç Milli Takım’da hocalığını yapan Nazım Koka’yla karşılaştı. Kısa bir hal hatır sormanın ardından Cemil durumunu anlatınca, Koka yüreğinin sesini dinlemekle doğru bir iş yaptığını söyledi. İki arkadaş ertesi sabah otobüsle Yalova’ya geldi. Oradan vapura binip İstanbul’a geçeceklerdi. Daha vapurun kalkmasına epey vakit vardı. Selahattin Bey’e telefon edip kaçtıklarını haber vermek için postaneye gittiler. Cemil, Selahattin Bey’in balıkhanedeki iş yerini aradı. Telefon açılınca heyecanla, “Abi ben Cemil, Metin abinin evinden kaçtım,” diye konuştu. Karşı tarafta uzun süren bir sessizlik oldu. Bir süre sonra alo diyen bir ses duyuldu. Cemil bu sesi tanımıştı. Selahattin Yarar’ın muhasebecisi ve sağ kolu Cemal Bey almıştı telefonu. “Selahattin Bey sana çok kırıldı. Seninle konuşmak istemiyor,” dedi. “Cemal abi vallahi benim bir suçum yok, Metin abi apar topar bizi kaçırdı. Ama merak etme hiçbir şeye imza atmadan kaçtık evinden,” diye izahat verdi Cemil. “Peki şimdi neredesiniz?” diye sordu Cemal Bey. “Yalova’dayız abi. Birazdan vapura binip İstanbul’a geleceğiz,” dedi Cemil. “Varınca hemen lokale gelin. Selahattin Bey’in elini öp, özür dile. İnşallah seni affeder,” diyerek telefonu kapattı Cemal Bey.

Selahattin Yarar

Cemil endişe ve heyecan karışımı bir duyguyla, Selahattin Yarar’ın Osmanbey’de iş çıkışı arkadaşlarıyla buluştuğu lokalin kapısından girdi. Arkadaşlarıyla iskambil oynayan başkanın yanına gelince, “Ben geldim Selahattin abi, senden özür dilerim,” diye konuştu. Yarar onun yüzüne bakmadan oyun oynamaya devam etti. Cemil zorla onun elini tutup başına götürdü. “Abi kusura bakma. Metin abiye ne dediysem beni dinlemedi, Çeşme’ye kaçırdı. Ama hiçbir şeye imza atmadım, merak etme,” diyerek elini öptü. Selahattin Bey, “Otur şöyle,” diyerek yanındaki sandalyeyi gösterdi. Cemil oturdu ve hiç sesini çıkarmadan masadaki oyunu izledi. Aradan 10-15 dakika geçmişti ki, içeriye üç kişi girdi. Cemil bunların ikisini futbol sahalarından tanıyordu. Uzun boylu ve esmer tenli olanı, herkesin Arap Yılmaz olarak bildiği İstanbulspor kalecisi Yılmaz Urul’du. Diğeri İstanbulspor’da, o yıllarda santrhaf denilen, günümüzdeki stoper mevkiinde oynayan Yıldırım İper’di. Onlarla birlikte gelen üçüncü kişiyse, sarı-siyahlı kulüpte menajer olarak görev yapan ve futbol camiasında Eşek Turan lakabıyla ünlenen Turan Ergüven’di. Bu üçlü Selahattin Bey’le Cemil’in oturduğu masaya geldiler. Selahattin Yarar onları hoş geldiniz diye karşıladıktan sonra kısa ve net konuştu: “Cemil artık sizin malınızdır, alın gidin!”

Cemil neye uğradığını şaşırmıştı. Oraya gelirken içinde Sarıyer başkanının onu belki Fenerbahçe’ye vereceğine dair bir ümit vardı. O sezon İstanbulspor’a karşı iki lig maçında forma giymiş, şimdi onu alıp götürmeye gelen Yılmaz ve Yıldırım’a karşı oynamıştı. İstanbulspor bir sezon kaldığı İkinci Lig’de açık ara şampiyon olup Birinci Lig’e dönmüş köklü bir takımdı. Yine de Üç Büyükler onu almak için çekişirken sarı-siyahlı kulüpte oynayacağını hiç düşünmemişti. Fakat o yıllar, futbolcuların söz hakkının olmadığı, ücretli birer köle gibi alınıp satıldığı zamanlardı. Üstelik Selahattin Bey onun manevi babası gibiydi. Dolayısıyla hiç itiraz etmeden bu üçlüyle birlikte lokalden çıktı. Kafile hemen Turan Ergüven’in arabasına binip Yeşilköy’de, deniz kenarındaki bir motele geldi. Geceyi orada geçirdiler ve sabah mesai saati başlar başlamaz motelden çıkıp soluğu bir noterde aldılar. Cemil henüz amatör statüde olduğu için Sarıyer kulübünün bu transferden resmen para alma hakkı yoktu. Önceki akşam lokalden çıkarlarken orada bulunan bir Sarıyerli idareci Cemil’in yanına yaklaşıp, “Söyle de bize biraz para yardımı yapsınlar,” demişti. Yolda giderlerken Cemil, “Turan abi, Sarıyer’e herhalde biraz para verirsiniz değil mi?” diye sordu. Turan Ergüven hiç sesini çıkarmadan arabayı sürmeye devam etti. “Bunlar herhalde Selahattin abiyle önceden konuşup anlaşmışlar,” diye düşündü Cemil. Noterde sözleşmenin hazırlanmasını beklerken, “Turan abi sizden bir tek ricam var,” diye konuştu. Menajer, “Nedir o?” diye sorunca devam etti: “Beylerbeyi’nde Ahmet diye bir çocuk var, lakabı Boncuk Ahmet. Onu da alın İstanbulspor’a, çok iyi bir futbolcu.” Ahmet Altıntaş ayağına çok hakim, çok iyi paslar dağıtan bir orta saha oyuncusuydu. Sarıyer’in Beylerbeyi’yle oynadığı maçlarda onu tanıyıp beğenen Cemil, o zaman, “Birlikte oynasak ne güzel işler yaparız,” diye düşünürdü. İsteğini söylediği zaman Turan Ergüven, “Bizim idarecilerle bir konuşalım, bakarız,” dedi. Cemil noterde kendisini sarı-siyahlı kulübün futbolcusu yapan imzayı attığında saat 11 civarıydı. Saat 3 civarında Ahmet Altıntaş da aynı noterde İstanbulspor adına imza atıyordu. Böylece Sarıyer’de geçirdiği iki yıl sonunda Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın transfer listelerinin başına yerleşen Cemil Turan, 1968-69 sezonundan itibaren dört yıl boyunca formasını giyeceği İstanbulspor’a gidiyordu.

Cemil Turan 3 Temmuz 1968’de İstanbulspor adına imza atarken menajer Turan Ergüven (sol başta) ve Yıldırım İper (sağ başta) onu izliyor.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.