Sait Yılmazata: Piyaniste Şut Çekmeyin

Bu sayfaların takipçisi olan okurlar, daha önce sahalarda profesyonelce top koştururken bir yandan da yüksek eğitimini tamamlayıp profesör, mühendis, fizikçi, büyükelçi olan futbolcuları hatırlayacaklardır. Bu yazımızdaysa, Devlet Konservatuarı’nda müzik eğitimi görürken, futbolun cazibesine kapılıp sahalara transfer olan bir isimden, Ankara Demirspor ve Vefa’da oynamış Sait Yılmazata’dan bahsedeceğiz. Okulunu bitiremese de, beş yaşından beri piyano çalan biri olarak, bir süre profesyonel futbol ve müziği birlikte götürmüş. 1944’te İstanbul’un Cihangir semtinde dünyaya gelen Sait Yılmazata, uzun süren bir yurtdışı yaşamından sonra doğduğu muhite dönmüş. Öncelikle çocukluk yıllarını anlatıyor:

“Babam Muzaffer Yılmazata Kafkasyalı, Çerkez. Ailesi oradan gelmiş. Müzik hocasıydı babam. Trompet, akordeon, piyano çalardı. Trompeti çok güzel çalardı. Profesyonel olarak da müzik yaptı. Şevket Yüceses orkestrası vardı, orada çaldı. İlham Gencer’le çalıştı. Müzik sevgisi ondan bana geldi. Herkes çok kabiliyetlisin diyordu, ama farkında değildim. Futbolda da öyleydim, ciddiye almadan oynadım. Babam ben beş yaşındayken eve piyano aldı, onunla çalmaya başladım. Yine beş yaşında İstanbul Konservatuarı’nda piyano çalmaya başladım. İlk hocam Rana Erksan’dı. Rana Erksan’ı müzik piyasasında herkes tanır. İlk piyano hocalığı yapmış kişidir. İlkokulu Parmakkapı İlkokulu’nda Cem Karaca’yla birlikte okuduk. Bütün müzik faaliyetlerini Cem’le ben düzenlerdik. Futbola burada, sokak aralarında başladım. Cihangir Bahçesi vardı, oraya giderdik. Mahalleler arası maçlar olurdu. Adımla adam alırdık.”

“Beş yaşındayken piyanoda bir resital veriyorum. Yer Beyoğlu’nda,
Tünel’e giderken bir kültür evi vardı. Rana Erksan’ın talebeleriydik.”

“İlkokulu bitirince Galatasaray Lisesi’nde sınava girdim. Bir parça filan çaldım, hemen kabul ettiler. Böylece 13 yaşında Ankara Devlet Konservatuarı’nı kazandım. 10 senem Cebeci’de geçti.  Hocam çok kıymetliydi: Ulvi Cemal Erkin. Çok severdim, onun hatırına yuvarlana yuvarlana okulu bitirmeye çalıştım. Müziği çok seviyorum fakat çalışma, etüt sevmiyorum. Futbolu da çok seviyorum, Cebeci Konservatuarı’nda arka bahçemiz vardı. Piyano imtihanlarından önce devamlı oraya futbol oynamaya kaçardım. Hocam hem kızardı, hem üzülürdü. Kabiliyetli olduğumu söylerdi ama buna rağmen ben futbolu tercih ediyordum. Salih Güney çok yakın arkadaşımdı orada. Hülya Koçyiğit kısa bir devre vardı. Üner İlsever, Kartal Tibet, Beyhan Hürol – bunlar benden biraz büyüktü. Can Gürzap, eşi Arsen Gürzap vardı.”

Sait Yılmazata (ortada) ve arkadaşları, Konservatuar bahçesinde bir maçtan önce.

Yazının girişinde belirttiğimiz gibi, okulu bitirememiş Sait Yılmazata. Fakat buna futbol merakından çok, öğretmenine yaptığı yaramazlık sebep olmuş: “Bir gün başöğretmenin kafasından aşağı su döktüm. Yakalandım, atıldım. Su dökmem şöyle oldu; padödö çalışıyordu balerinler. Başöğretmen, ‘Erkek kız ayrı çalışacak, yok öyle beraber çalışmak,’ dedi. Olacak şey değil. Ne müzik bilir, ne nota bilir. Bizim bir de kültür derslerimiz vardı. Galiba onlardan birine giriyordu. Bir gün nöbetçiydi kapının önünde; bir Ankara sıcağında – hiç unutmam Alper Feyman var, şu anda Monako’da yaşıyor – onunla beraber kafasından aşağı pis kovayı döktük. O yüzden konservatuarı bitiremedim. Zaten futbolu çok seviyordum, o yüzden atılmama vesile oldu.” Zaten futbolu çok seven Sait Yılmazata, konservatuarla ilişkisi kalmayınca amatör olarak Ankara sahalarında top koşturmaya başlamış: “Yenimahalle takımıyla amatör kümede oynadım. Vefalı Savaş Maloğlu vardı. Hafta sonları yatılı onlara çıkardım. Yenimahalle’de oturuyorlardı. Babası da milli hakem Hüseyin Maloğlu’dur. Güneşspor’da da iki ay oynadım. Meşhur Avni Bulduk vardı. Güneşspor’da lisans tam çıkmak üzereydi, çıkmadı.” Yenimahalle ve Güneşspor dışında, kısa süren bir de Gençlerbirliği tecrübesi olduğunu söylüyor Sait Yılmazata bir gazete haberini göstererek.

“Gençlerbirliği’nde ‘Rüzgârın Oğlu’ Zeynel, Abdullah Çevrim vardı. Onlarla oynadım ama orada muvaffak olamadım. 17-18 yaşındaydım, çok gençtim. Santrfor oynuyordum. Gençlerbirliği’nde altı ay kaldım. Hiç resmi maçlarda oynamadım. Oradan tekrar Yenimahalle’ye döndüm.” Sait Yılmazata, Gençlerbirliği’nde bulamadığı Birinci Lig’de futbol oynama şansını ertesi yıl yine bir Ankara takımında yakalamış ve 1966-67 sezonunda Demirspor’a transfer olmuş. “Bir gün Fenerbahçe’de bir yazlık maç yapıldı. Devlet Demiryolları’nın Fenerbahçe burnunda kampı vardı. Onun yanında küçük bir saha vardı, altı-yedişer kişi oynayabiliyordu. O gün oradan oynadım ve beş gol attım. İzleyenler arasında Fenerbahçe’nin antrenörü Oscar Hold varmış. Daha sonra Demirspor’un antrenörü oldu. Takıma o aldı beni. Profesyonelliğe geçmemi sağlayan İngiliz antrenör Oscar Hold’dur. Bana birkaç maçta şans verdi. Santrfor ve sağaçık olarak başladım. İlk sezonda oynadım. Ondan sonra Yugoslav Gayda diye bir antrenör geldi, o oynatmadı. Bütün sezon hep yedek bekledim. Gol kralı Fikri’nin, Hakkı’nın oynadığı zamanlardı.”

Ankara Demirspor 1967-68. Soldan sağa ayaktakiler: Hakkı Ataeri, İsmet Erkmen, İbrahim Yüreklican, Birol Aşar, Sait Yılmazata, Muzaffer Sipahi. Oturanlar: Tekin Üstündağ, Cahit Eruz, (Büyük) Timuçin Berker, Sedat Boğaz, (Küçük) Timuçin Çuğ.

Eski fotoğraflara, gazete kupürlerine bakarken, altmışlı yılların ünlü mecmuası Fotospor’dan çok iyi hatırladığımız bir fotoğrafa gözümüz takılıyor. Ankara Demirspor’un tecrübeli futbolcuları Fikri Elma ve Hakkı Ataeri’yle birlikte Sait Yılmazata’yla yapılan röportajların yer aldığı sayıdaki fotoğraf bu. Takımın en genç isimlerinden Sait piyano çalarken, yaşları otuzu çoktan aşmış Fikri ve Hakkı onu dinliyorlar. “1967’de kampta çekilmişti bu. Dün gibi hatırlarım. 21-22 yaşındaydım. Sol bek Hakkı 40-41 yaşındaydı ama çakı gibiydi, çok iyiydi. Fikri çok iyi insandı. Çok hırslı oynardı. Vole gibi kafa vururdu toplara. Uzaktan çok şutları ve golleri vardı.”

Bu röportajların Menekşe’deki kampta yapıldığını söylüyor Sait Yılmazata: “İstanbul’a geldiğimizde Devlet Demiryolları’nın Menekşe’deki tesislerinde kalırdık. Çok severdim orayı. Bu kadar güzel bir kamp yeri olamaz. Denizin kenarında, hafif yamaçtaydı. O zamanlar sakin, çok güzel bir yerdi. Hep İstanbul’a gelince orada kalalım isterdik, otelleri sevmezdik. İstanbul deplasmanlarını hatırlamıyorum ama Menekşe’yi hatırlıyorum.”  Demirspor’un güzel kamp yerleri dışında, oyuncularına o günler için önemli imkânlar sunduğunu şu sözlerle dile getiriyor: “Fikri, Hakkı gibi oyuncular Demiryolları’nda kadrolu çalışıyorlardı. Bir tek ben kadrolu değildim ama çok enteresan bir şey, Demirspor sayesinde emekliliğimi buldum. Gençken, ‘Emekliliğe kalacaksak vay halimize,’ derdim ama emekli parası tatlı oluyor. Senelerce aradım. Çok sevdiğim bir dostum söyledi. ‘Demirspor resmi kurum, muhakkak seni sigortalı yapmışlardır,’ dedi. Futbol Federasyonu’ndan araştırdık ve bulduk. Onun sayesinde emekli oldum. Orada iki senem geçti. Çalışmamama rağmen, sporcu olduğum için beni hemen sigortalamışlar. Her ay primlerimi yatırmışlar. Diğer kulüplerde böyle bir şey bulamadım. O zaman sporcu hakları diye bir şey yoktu.”

Ankara Demirspor, 1967-68 sezonunda Menekşe kampında. Soldan sağa ayaktakiler: Fikri Elma, Birol Aşar, Sait Yılmazata, Tekin Üstündağ, İsmet Erkmen, Altay Yavuzarslan, Vural Yılmaz, Nejat Belit, Muzaffer Sipahi. Oturanlar: Kadir Uçal, Ulvi Girginfırat, Timuçin Çuğ, Ersan Avanoğlu, Hakkı Ataeri, Sedat Boğaz, Cahit Eruz. (ayaktakileroturanlar.com)

Bir başka gazete kupürüne bakıyoruz. Sait Yılmazata, müziği ve futbolu bir arada götürdüğünden bahseden bu kupüre bakınca kötü anılarını hatırlıyor:  “Bu röportaj beni Demirspor’da bir buçuk ay kadro harici bıraktı. O günün meşhur gazetecisi Ergun Özer mizansen olarak müzisyen olduğumu belirtmek için piyanoda fotoğrafımı çekip röportaj yaptı. Nereden bilelim. Yugoslav hoca, ‘Vay sen geceleri piyano çalıyorsun,’ diye kadroya almadı. Sadece Galatasaray, Fenerbahçe, Vefa maçına çıktım. Çok az oynattı. Demirspor ve Vefa’da oynarken profesyonel olarak müzikle uğraşmadım. En üzüldüğüm konu budur. Beni hep gece gidip bir yerlerde çalıyorum zannederlerdi. Onun için de ilk 11’e çok zor girerdim. Zaten disiplinliydim. Maça kadar zaten dört gün hep kampta hocayla berabersin. Nasıl gidip gece kulübünde müzik çalayım. Müzikle ilgim olduğu için benim hep gece hayatım olduğunu düşündüler.”

Demirspor’da iki yıl geçiren Sait Yılmazata, 1968-69 sezonunda, İkinci Lig’de mücadele eden Kütahyaspor’a transfer olmuş. “Ankara’ya Kütahyalı yöneticiler gelmişti, izlemişler. Transfer teklif ettiler, fena para değildi. Fakat dört ya da beş ay sonra iade ettim o parayı. Aslında direkt oynuyordum orada, hatta Galatasaray’a Türkiye Kupası’nda kök söktürmüştük.” Bu sözleri duyunca Galatasaray ile Kütahyaspor arasında oynanan birinci tur maçlarını hatırlıyoruz. Kütahya’da oynanan ilk maçı ev sahibi takım 4-3 kazanmış, rövanş maçını kazanan Galatasaray tur atlamıştı. “4-3’lük ilk maçta oynamadım. Antrenör Rıdvan Kösemihal’le sürtüşmüştük, beni kadroya almamıştı. Ama rövanşta Mithatpaşa’da oynamıştım. Rahmetli Metin Oktay’a karşı oynadım. Fakat Kütahya’da yapamadım. O zaman çok ufak bir yerdi. Aldığım bütün paraları beş ay sonra iade ettim. Çok beyefendi bir başkan olan İbrahim Germiyanoğlu vardı. Lisansım Kütahya’da kaldı. Sonra Candemir abi Kütahya’ya antrenör oldu, o beni serbest bıraktırdı. Oradan Vefa’ya geldim.”  

Kütahyaspor İstanbul’da bir maçta. Sait Yılmazata, ayakta soldan beşinci.

Böylece Sait Yılmazata bir yıllık aradan sonra Birinci Lig’e dönmüş ve 1969-70 sezonunda Vefa’ya transfer olmuş. Ancak bütün lig maçlarında forma giyememiş. Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Benim talihsizliğim, biz ilk maçlarımızı Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş’la yapardık. Güçlü takımlar olduğu için hepsine de yenilirdik. Kafadan altı puan giderdi. Üç maç oynuyorsun, yeniliyorsun. Dördüncü maç yedektesin. Beni hep yedeğe almışlardır. Sezon sonuna kadar arada bir oynardım. İkinci devre başlar, yine üç takımla oynarsın. Altı puan gider. Kendimi kobay gibi hissederdim.”

Vefa 1970-71. Soldan sağa ayaktakiler: Bozidar Raduloviç, Savaş Maloğlu, Fikri Beşiroğlu, Raşit Karasu, Erdal Özvardar, Bekir Psav. Oturanlar: Erdinç Sandalcı, Ömer Güvenç, Muharrem Tosun, Sait Yılmazata, Nedim Güven.
7 Mart 1971’de oynanan Fenerbahçe-Vefa maçında Zeki’nin golü.

Sait Yılmazata Vefa’daki ilk sezonunda iki ayrı hocayla çalışmış. “Çok severdim,” dediği Metin Türel için, “Zamanın en iyi antrenörlerindendi,” nitelendirmesi yapıyor. Fakat yeşil-beyazlı takım ilk maçlarda başarısız sonuçlar alınca altıncı haftada Metin Türel’in görevine son verilmiş ve yerine Turgay Şeren getirilmiş. Lakin Sait Yılmazata’nın onunla ilgili anıları hoş değil: “Turgay Şeren beni pek sevmezdi. Benim gazetelerde haberlerim çıkıyordu. O zaman futbolcunun uzun saçlı, sakallı sahaya çıkması hoş karşılanmazdı.1965-1970’lerde futbol âlemi daha tutucuydu. Ben de müzikle uğraşıyordum. Ama futbol oynarken her zaman disiplinli oldum. Piyano çalıyorum, gece hayatım var. Onun için beni kamplara alırdı fakat oynatmazdı. Çok ender oynatırdı. Hatta ufak bir hatıramız var. Çınar Otel’de kamp yapıyoruz. Ferdi Özbeğen de orada çalıyor.16 kişilik kadroyuz. Turgay Şeren, ‘Hadi gelin aşağıya, bir maden suyu içip yarım saat oturalım çıkalım,’ dedi. Çınar Otel’in barına girdik. Ferdi de benim eski dostum. Mikrofondan Saitçiğim hoş geldin deyince – koskoca Turgay Şeren varken bana öyle deyince – Turgay Şeren beni kamptan kovdu. Ondan sonra bir kâse fazla yoğurt yedim diye kovdu.” Bu nahoş anılara rağmen Sait Yılmazata, yıllar sonra Turgay Şeren için olumsuz sözler söylemiyor: “Allah rahmet etsin. Çok üzüldüm son zamanlarına. Büyük karizmaydı. Vefa’ya ve bize çok büyük hava verdi. Onun zamanında en lüks otellerde kalır, uçakla giderdik.”

Metin Türel ve Sait Yılmazata, sakatlanan Savaş Maloğlu’nu saha dışına çıkarıyorlar.

Ertesi sezon Vefa’nın antrenörlüğüne Yugoslav Tasiç getirilmiş. Sait Yılmazata bu dönemde daha fazla oynama şansı bulmuş ancak bu kez de mevki değişikliği yaşamış ve sağ beke geçmiş. “Rahmetli Yusuf Tunaoğlu çok iyi futbolcuydu. Beşiktaş maçından bir gün önce oynayacağımı tahmin ediyordum. Sağaçık ya da santrfor oynayacağımı düşünürken antrenör, ‘Sen sağ bek oynayacaksın,’ dedi. ‘Senden istediğim Yusuf Tunaoğlu’nla oynaman.’ Normalde sağ bek Selahattin ya da Beşiktaş’a giden Niko oynardı. ‘Yusuf Tunaoğlu’na top oynatma, yeter ki sen de oynama,’ dedi. Dakika 70, maç 0-0. Hakikaten Yusuf’a adım attırmıyorum, gayet iyiyim. 70. dakikada çok fena sakatlandım. Oyundan çıktım, iki haftama mal oldu. Faruk Karadoğan ben çıktıktan sonra iki tane gol attı. O maçtan sonra başarılı oldum diye sağbek kaldım.”

Vefa kalecisi Raduloviç, Beşiktaşlı Sanlı Sarıalioğlu ve Sait Yılmazata.

Sait Yılmazata Vefa’da iki sezon oynamış. Kısa kalmasına ve Turgay Şeren’le sorunlar yaşamasına rağmen, “Futbol oynadığım yıllarda en güzel günlerimi Vefa’da geçirdim. Vefa’yı kalpten sevdim,” diyor. 1971-72 sezonunda, bir kez daha bir İkinci Lig takımına transfer olmuş. “Çok sevdiğim abim Candemir Berkman Hatayspor’a antrenör olunca beni götürdü. Çok iyi antrenördü. Hepimiz yürekten severek oynardık. Çok iyi motive ederdi. Hatay’da iyi para verdiler. O zaman aldığım parayla bir buçuk-iki daire alabiliyordum. Yani 50-60 bin lira civarındaydı. 30 bine İstanbul’dan daire alabiliyordun. O zaman İkinci Lig kulüpleri ilk kurulduğunda Birinci Lig’de oynayan oyuncularına iyi para veriyorlardı. Sonradan bozuldu.”

Fenerbahçe-Vefa maçı. Yerde yatan Zeki Temizler. Hakem Nejat Şener bu pozisyona penaltı veriyor.
Vefa-Samsunspor maçı.

Gazete kupürlerinden birinde “Tedaviden dönen Sait çalışmalara başladı” başlıklı bir haber okuyoruz. Sait Yılmazata açıklıyor: “Ağır bir sakatlık geçirdim. Daha antrenmanda sakatlandım. Yan bağlarıma bir şey oldu. Beni Candemir abi transfer ettiği ve oynayamadığım için çok üzüldüm. İlk maçlarda üç ay kadar oynayamadım. Ameliyat olmadım, sakatlığı tedavilerle geçirdim ama seneler sonra o sadmenin sonucu olarak bacağıma protez takıldı.” Hatayspor’da oynadığı dönemde askere giden Yılmazata’nın ilginç anıları var: “Eğitim birliği Sivas’taydı. Tanju Korel bölük arkadaşımdı. Askere gittiğimin ilk günü Hürriyet gazetesinde fotoğrafım çıkmıştı. Alay komutanı, ‘Sait sen misin?’ dedi. Bu resimden sonra ordu milli takımına seçildim. Sivas’ta fazla kalmadım. Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na geldim. Yılmaz Tokatlı alay komutanımızdı, sonra Futbol Federasyonu başkanlığı yaptı. Ordu milli takımında Cemil, Büyük Mehmet, Galatasaraylı Samim, Suphi, Eskişehirsporlu İsmail, Bursasporlu İsmail vardı. A milli takım gibiydik. İvedi olarak Ankara’ya toplandık. Hemen akabinde Suriye’yle bir maç alındı, Ankara 19 Mayıs Stadı’nda. Suriye hayatı boyunca bizi yenmemiş. 3-0 yenildik, anında sürdüler hepimizi.  Çok küçümsemiştik rakibi. Maçtan sonra otele filan da gelmedik, direkt otobüslerle herkesi birliğine geri gönderdiler.”

Hatayspor 1971-72. Soldan sağa ayaktakiler: Hasan Ozansoy, Candan Tarhan, Ahmet, Fadıl, Mehmet Kölemenoğlu, Naci Tulun. Oturanlar: Reşit Koşar, Ahmet, Habil, Sait Yılmazata, Vural Yılmaz. (ayaktakileroturanlar.com)

Askerliği bitince Hatayspor’a dönen Sait Yılmazata, son olarak Ergün Acuner gibi tecrübeli futbolcularla birlikte oynadıktan sonra 1974’te futbolu bırakmış. Ardından uzun yıllar sürecek Berlin dönemi başlamış. “Kız kardeşim Berlin’e yerleşmişti. Bir uçak şirketinde yer hostesliği yapıyordu. Beni çağırdı. Bir hafta geziye gittim, hoşuma gitti ve 25 sene kaldım.” Futbol hayatını bir müddet Berlin’de de sürdürmüş Yılmazata: “1974’te Berlin’e gittiğimde 31 yaşındaydım. Enteresan olan, 31 yaşında son zamanlarda burada beni oynatmazlardı. 1975’te Berlin’de İkinci Lig takımı olan Wacker 04’te oynadım. Bayağı başarılıydım. ‘Acı Türk’ diyorlardı. Her maç gol attığım için canlarını acıtırdım.”

“Bir Manisaspor maçı. Çok süratli bir futbolcuydum.”
Sait Yılmazata’nın Almanya’daki ilk orkestrası.

Sait Yılmazata Almanya İkinci Ligi’nde de başarılı olmasına rağmen, futbolu bu kez kesin olarak bırakmış ve kendini tamamen müziğe vermiş. “O yaştan sonra futbolda istikrar olmayınca ilk mesleğim müzikle uğraşmaya başladım. Orkestra kurduk. Birkaç sene Almanya’nın en güzel lokallerinde çalıştık. Çok güzel çok zevkliydi. Orkestra üyeleri karışıktı; Bulgar, Yugoslav, Macar vardı. Ama ilk grubumuzun hepsi Türktü. Piyasa, dans müziği yapıyorduk. Bir ara gala orkestraları, özel toplantılarda hafta sonları yaptık. Rahat bir işti. Parası da iyiydi. Orkestra eşyalarını kurup toplayan elemanlar vardı. Gittiğimizde her şey hazır olurdu. İş bitince çıkardık onlar toplarlardı. Bu işte biraz para topladıktan sonra deri tüccarlığına başladım. 10 yıl deri tüccarlığıyla uğraştım. Başarılı olamadım, iflas ettim. 2000’den sonra adım adım Türkiye’ye döndüm. Kesin dönüşüm 2008-9’dur. Müziği bıraktım. Evime piyano aldım, amatör olarak evde uğraştım. Bir dostumun otelinde hobi olarak, zevk için müzik yaptım.”

“Üstün Poyraz Set orkestrası vardı. Üstün Poyrazoğlu muhteşem bir insandı. Çok iyi sesi vardı. Eskiler çok iyi tanır. Bu da İskender Paydaş’ın babası Muhittin Paydaş. Canavar gibidir. Hâlâ da flüt çalar. Esas olarak saksofoncudur ama flüt de çalar.”

Almanya dönemi ve müzikle geçen yılları konuştuktan sonra tekrar futbola dönüyoruz. İlginç bir anısını anlatıyor Sait Yılmazata: “Hayatımda bir defa kırmızı kartı Balıkesir’de yedim. Beşiktaş’tan gelen İhsan vardı. Yerdeydim, kalkarken İhsan da beni kaldırmaya gelmiş. Kalkınca kafam suratına geldi. İhsan hakeme isteyerek olmadı dedi ama hakem attı.” Son olarak müziğe uzun bir ara verip futbol oynamaktan pişmanlık duyup duymadığını soruyorum. Hiç tereddüt etmeden cevap veriyor: “Çok zor şartlar altında oynardık ama ruhen çok seviyorduk, mutluyduk. Ayakkabımızı, eşofmanlarımızı kendimiz getirtirdik Almanya’dan. Yedek çıkacak kıyafetlerimiz yoktu. Ceket ve pantolonla çıkardık. Kulüp malzeme verse bile üstümüze zimmetlenirdi. Fenerbahçe’de bile öyleydi. Çok iptidaiydik, amatör ruhla oynardık ama ben çok mutluydum, güzel günlerdi.”

Vefa 1971-72. Soldan sağa ayaktakiler: Abdülmetin Kocaoğlu, Nadir Kanlıca, Doğan Sel, Erdal Özvardar, Fikri Beşiroğlu. Oturanlar: Ertuğrul Atilla, Raşit Karasu, Savaş Maloğlu, Sait Yılmazata, Ömer Güvenç, Erdinç Sandalcı.

Sait Yılmazata: Piyaniste Şut Çekmeyin” üzerine 2 yorum

  1. Sait’i konservatuvarda okuduğu yıllardan beri tanırım. Whats-Up tan haberleşiyoruz ama yüz yüze 50 seneden bu yana görüşmedik. O yıllarda ben liseyi bitirmemiş tiyatro aşkımla tiyatroya heves etmiştim. Kueslardan sonra sahneye çıkmaya başladım. Bir taraftan da para kazanmam gerekirdi. Babam beni çeşitli isleri denedikten sonra Futbol Fedrasyonunda işe başlamamı sağladı. Ben , Sait’in futbol oynadığı yıllarda federasyonda Hakem İşleri Büro Şefi olarak görev yapıyor onların oynadığı maçlara hakem tayin ediyormuşuz meğer.
    Mahallemizde 5 arkadaşla beraber içinde Sait’inde olduğu bir Karakolluk olayımız olduğunu da burada bahsetmeden geçeceğim. Ancak uzun ve masum bir hikaye olan bu macera benim ertesi sabah lise bitirme sınavımdaki bir derse giremeyişimin sebebi olmuştur.

    Yaz tatilinde bir kaç kez Sait’in oturduğu Sarıyer’e gittim onu buldum ziyaret ettim. Bundan sonra Sait’i bir daha görmedim. Yollarımız ayrıldı. Ben ailemle beraber Yenimahalleden taşındık. 1967-1969 yılları askere gittim, 1970 de evlendim. Sait kendi yoluna ben kendi yoluma. Bu benim için önemli olan anımı burada kısaca paylaşmak istedim

    Yalçın Özgül

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.